Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba
12 Ağustos 2017 Cumartesi, 15:22
Ufuk Göllü
Ufuk Göllü ufukgollu@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Ufuk Göllü yazdı :Suriye Savaşında Son Perde İdlip

Text here

Suriye Savaşında Son Perde İdlip

Ortadoğu siyaseti hiçbir dönemde olmadığı kadar değişime açık bir dönem yaşıyor. Ortadoğu’da, özellikle Irak ve Suriye’de, adı konmamış bir dünya savaşı cereyan ediyor. Taraflar sürecin genelinde doğrudan müdahale etmek yerine, destekledikleri aktörler üzerinden bu savaşı yürütüyorlar. Ancak zaman zaman doğrudan müdahale pratikleri de yaşanıyor.

Bölge birçok gelişmeye gebe durumdadır. Var olan statükoların değişimi, devrimci imkanları da beraberinde getiriyor. Devrimci güçlerin süreçte inisiyatif alması çok büyük olanaklar sunuyor. Beraberinde karşı devrimci güçler de ciddi bir müdahale aktörü durumu olma özelliğini koruyor. Özellikle son bir yıllık pratikte, IŞİD büyük güç kaybetmiş bulunuyor. Irak ve Suriye’de önemli toprak ve savaşçı kaybeden örgüt, gerileme dönemine girmiş durumda. Dünya emperyalist güçleri kendi yarattıkları bu canavarın kendilerine dönükte tehdit oluşturmaya başlaması üzerine, ondan kurtulma yolunda adımlar atmaya başladılar.
Özellikle Suriye siyaseti açısından, Esad rejiminin yıkılması üzerine yapılan planlar, büyük oranda boşa düşmüş bulunuyor. Özellikle Suriye’de derinleşen savaş, “ılımlı muhalif” namına kimseyi bırakmamış radikal selefi unsurları ön plana çıkarmış durumda. Esad rejimine karşı konumlanan savaş güçleri, ağırlıklı olarak Selefi ve Vahabi terör örgütleridir. Bu koşullar altında, özellikle Suriye’de, Kürtlerin pozisyonu ayrı bir önem kazanıyor. Esad rejimi dışında neredeyse tek seküler ve demokratik nitelikli güç, Demokratik Suriye Güçleri merkezli oluşumdur. Bu yönüyle, Esad rejimini yıkmak için kurulan Suriye muhalefeti bir dizi evrim geçirerek aslında radikalleşmiş ve ağırlıklı olarak cihatçı eksene kaymış bulunuyor.
Bu şartlar altında Esad rejiminin yıkılmasının mümkün olmadığı ortadadır. Aynı zamanda Esad rejiminin eski yöntemlerle devam edemeyeceğini ve halihazırda Suriye devletinin fiilen üç parçaya bölündüğünü görmek gerekiyor. Nusra’ya karşı olası İdlip savaşı ve IŞİD’in gerilemesi, Suriye siyasetinde Esad rejimi dışında tek etkin gücü Demokratik Suriye Güçleri haline getiriyor.
Tam da bu noktada, olası İdlip operasyonunda yer alma heveslisi olan AKP, Suriye bataklığına daha da girmiş olacak. Burada biraz da Demokratik Suriye Güçlerinin alanını daraltma niyetinde olan AKP iktidarı, aslında Suriye’de savaşın başından itibaren izlediği politikayı adım adım terk etmiş durumdadır. AKP iktidarının IŞİD’den sonra, Nusra ile de fiili çatışma durumuna girmesi, Suriye savaşında etrafında kalan tabela örgütleri dışında müttefiklerini birer birer kaybetmesi anlamına gelmektedir. Hem Esad rejiminin varlığını devam ettirmesi hem de PYD’nin kazandığı inisiyatif karşısında, ona karşı konumlanma adına Rusya’ya verilen tavizler AKP’nin Suriye siyasetindeki açmazlarıdır. AKP’nin dış politikası, IŞİD ve PYD’yi aynı nitelikte iki terör örgütü olarak görme stratejisine dayanmaktadır. Ancak bu yaklaşımı bölgedeki hiçbir güç merkezi desteklememektedir. ABD’de, Rusya’da, Esad rejiminde hiç kimse Kürtleri görmeden PYD’yi doğrudan karşısına alan bir Suriye politikası izlememektedir. Tam tersine IŞİD’e karşı mücadelede, PYD’nin de bünyesinde yer aldığı Demokratik Suriye Güçleri her geçen gün daha da güç kazanmakta ve bölgedeki konumunu sağlamlaştırmaktadır.
Suriye politikasında büyük bir açmaz içinde olan AKP, kendi politikalarını destekleyen ve Suriye’ye müdahalesine meşruiyet kazandıran taşeron örgütlerle iş tutmaktadır. Bu örgütlerle El-Kaide arasında ki fark nüans farkıdır. Bu gruplar da radikal İslamcı örgütlenmelerdir.
Şimdi Suriye siyasetinde oyunun son perdesine giriliyor. Esad rejimi ve Demokratik Suriye Güçleri inisiyatifinde gelişecek süreçte Türkiye’ye çok rol kalmıyor. Bu tablo içerisinde Kuzey Suriye’de ortaya çıkan yapıya müdahale etme arayışı içerisinde olan Erdoğan rejimi, yeterli desteği bulamadığı gibi, ABD ve Rusya tarafından doğrudan engellenmektedir.
Tablo böyle olunca Erdoğan rejimi sıkıştıkça daha da saldırgan bir söylem içerisine girmektedir. Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan demokratik halk iktidarını boğmak, boğamadığı noktada zayıflatma stratejisi izleyen AKP iktidarı, bütün politikasını bu ana eksen üzerine kurmaktadır. Son dönemde Fırat Kalkanı operasyonuna yön veren temel mantıkta bu olmuştur. Cerablus ve Azez hattının Demokratik Suriye Güçleri’nin eline geçme tehlikesi, bu konuda AKP’yi hamle yapmaya itmiş bulunuyor. Tam da bu aşamada Rakka operasyonunun Demokratik Suriye Güçleri tarafından yürütülmesi ve Türkiye’nin sürece dahil edilmemesi AKP açısından büyük bir hayal kırıklığı olmuştur.
Şimdilerde Afrin üzerine yapılan saldırılar ve olası İdlip operasyonunda yer alma çabası, Rakka operasyonunda yaşanan prestij kaybını kapatma çabasıdır. Suriye devleti fiilen bölünmüş haldedir. Türkiye dış politika stratejisini esasen sahada savaşı yürüten temel güçler arasında sörf yapma üzerine kurmuş bulunuyor. Özellikle ABD ekseni karşısında zaman zaman Rusya eksenine yaklaşmakta, ama ABD ile olan ilişkisini de sürdürmektedir. Ancak artık bu siyasetin de benzer şekilde yürütülme zemini daralmaya başladı. Her şeyden önce Rusya ve ABD arasındaki çelişkilerin varlığı, her daim Türkiye’ye bu zeminde siyaset yapma olanağı sunmamaktadır.
AKP ülke içinde de dış politikada da savaşta ısrar ediyor. Ülke adeta bir açık hava hapishanesine dönmüş bulunuyor. Her türlü hak arama eylemi, demokratik gösteri yasaklanıyor. OHAL nedeniyle keyfi bir şekilde, bireysel hak ve özgürlükler engelleniyor. Kürdistan’da ormanlar yakılıyor, insanlara işkence yapılıyor. Savaş bütün şiddetiyle yaşanıyor. Bu tablo içerisinde AKP faşizminin politikaları sadece HDP’yi değil; aynı zamanda CHP’yi de hedef almaya başlamıştır. Erdoğan kendisine biat etmeyen bütün kesimleri kendisine rakip olarak görüyor ve onları tasfiye hamlesine yöneliyor.
16 Nisan referandum sürecinde ortaya çıkan Hayır iradesini görerek, güçlü bir anti-faşist cephe kurma ihtiyacı kendisini dayatıyor. Emek, demokrasi ve özgürlük güçlerinin başka bir çıkışı bulunmuyor. En geniş cepheyi kurarak faşizme karşı direniş alanını genişletme göreviyle karşı karşıyayız. Bu mücadele, hem içeride hem de dışarıda iktidarın savaş politikalarına karşı olmak zorundadır.
Faşizm esas olarak savaş ve kandan beslenmektedir. Gelinen noktada AKP iktidarı ülkeyi ayrıştırma konusunda büyük bir mesafe kat etmiş bulunuyor. Kürt, Alevi, kadın ve muhafazakar yaşama karşı çıkan herkes AKP’nin potansiyel düşmanıdır. Bu kesimleri hedef alan politikaların mantığı, esasen diz çöktürmek ve iradelerini kırmaktır.
En basit demokratik hak arama eylemi bile yasaklanmakta ve eyleme katılanlar tutuklanabilmektedir. Nuriye ve Semih’in başlattığı mücadelede bu durum kendini daha fazla göstermektedir. İki kamu emekçisinin direnişi siyasi iktidar açısından paranoya durumuna gelmiştir. Yaşanan gelişmeler göstermektedir ki, ülke coğrafyasında işçi sınıfı ve emekçiler içerisinde ciddi bir öfke birikimi yaşanmaktadır.
Bu tablo içerisinde devrimci güçler kendini yeniden konumlandırmalıdır. Devrimci siyaset özel olarak kendini örgütlemeli ve toplumla faşizm arasındaki çelişkileri derinleştirmelidir. Kendisini kısır tartışma zeminlerinden çıkartarak, faşizme karşı gelişecek olası kitle hareketlerini karşılayabilecek bir temelde yeniden örgütlemelidir.
İşçi sınıfı ve emekçiler üzerinde hiçbir dönemde olmadığı kadar baskı ve sindirme politikaları uygulanıyor. Devrimci siyaset bu gerçekliği görerek, buna göre pozisyon almalıdır. Kitlelerle doğrudan ilişki kuracak ve onları örgütleyecek bir mücadele pratiği içinde olma göreviyle karşı karşıyayız.
Burjuvazinin hiçbir siyasi yönelimine yedeklenmeden, kendi bağımsız çizgisini koruyarak faşizme karşı geniş bir ittifak zemini zorlanmalıdır. Bu cephe, AKP’ye karşı ciddi bir direniş alanı yaratacaktır.