Tabaktaki salyangoz, anlatılan senin hikayendir!

Devrimci Parti’den Kadınlar’ın “Salyangoz Satmak” adlı yazıya eleştiri metni

24 Temmuz 2017 Pazartesi, 11:45

Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz! Bu deyim, Türkiye’deki öteki algısını oldukça iyi açıklar. Salyangoz, Müslümanlar için yenmesi mekruh sayılan bir hayvandır; yenmemesi tavsiye edilir. (Ayrıca domuz eti gibi haram olduğunu öne sürenler de vardır, bu konuda tam bir netlik söz konusu değildir, iyisi mi biz o işi ulemaya bırakalım.) Bu tavsiye, Müslüman değilseniz sizi bağlamayacaktır. Hatta dininizin koyduğu kuralları harfiyen uygulamak ya da uygulamamak sizin dininizle kurduğunuz ilişki biçimiyle ilgili olduğundan, Müslüman olup salyangoz yemenizde de bir sakınca yoktur.  Hem Müslüman olup hem de salyangoz yiyorsanız, eleştirilere verebileceğiniz cevap en kestirmesinden, ‘sana ne’ olabilir. Burası Müslüman mahalle uyarısına ise, salyangoz satıcısısın verebileceği en akla yatkın cevap da ‘bana ne’ oluyor buna göre. Gerçekten kime nedir?  Bir kişinin salyangoz yemek istemesinden bir Müslüman’a nedir? Bu deyim aslında, bilinçaltımızda yatan dışlayıcılığı yansıtmaktadır. Bir yerde, çoğunluğun inancı, âdeti, eğilimi ne ise onun dışına çıkılmaz. Çıkıldığında semt sakinleri artık semt sinirlilerine dönüşür. En hafif tepki saygı göstermemek, dinlememek ve tecrit olacaktır. Tabi ‘bunu yapamazsınız, yaptırmayız, izin vermeyiz; çünkü burası Müslüman bir ülke/şehir/mahalle!’ söyleminin eylemi her zaman bu kadar nahif olmaz. Sizi yakabilirler, evlerinizi yağmalayabilir, toplu halde öldürebilir, topraklarınızdan sürebilirler. Konumuza dönersek, Müslüman mahallesinde salyangoz satılır mı satılmaz mı tartışmalarında herkes faildir ve hepsinin bir fikri vardır ama konunun ana öznesinin fikri hiç sorulmaz. Dünya’ya geldiği andan itibaren, ne eğliyorsa onu eğlemekten başka bir derdi olmayan salyangoz gerçekten ölmek, bir tabakta yemek olarak satılmak istiyor mudur? Umarız, günün birinde Müslüman mahallenin gayrı Müslim sakinleri, ‘istersek bu mahallede salyangoz alışverişi yapabiliriz elbette, kimsenin buna karışmaya hakkı yok. Zaten birisi karışmaya kalksa buna bizden önce mahallemizin Müslümanları karşı çıkar; ama biz yaşamak için salyangozları öldürmememize gerek olmadığını düşünüyoruz,’ desinler. Dolayısıyla biz de bir metafor çıkarttık: Mesele Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısı olmak değil, sessiz salyangozların sesi olabilmektir!

Bu salyangozlu, metaforlu girişi; Nabi Kımran’ın “Salyangoz Satmak” isimli, aslında oldukça nitelikli ama bir o kadar da sorunlu metaforları bulunan yazısını ele almak için yaptık. Bizce bu ifadelerin tartışılacak bir yanı yok ancak yazar, yazıdaki ifadeleri düzeltmektense, cinsiyetçi ifadelerin sadece kadın yoldaşlarını ve feminist örgütleri ilgilendirdiğini düşünüyor olmalı ki, yazının bu özneler tarafından kamusal alanda eleştirilmesini tercih etmiş, bunun verimli bir tartışmaya yol açacağını öne sürmüştür.

Bu ülkede kadınlara/LGBTİ+’lere biçilen rol kurban rolüdür. Erkek ve heteroseksüel olmayanlar, salt cinsiyetlerinden dolayı kendilerine reva görülen fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddetin kurbanlarıdır.  Bazen tutkulu bir âşık, onları cinayetinin kurbanı seçer, bazen kendi yaptıklarıyla başkalarının haysiyetlerini kirlettikleri iddiasıyla “namus cinayeti” kurbanı olurlar; bazen de, sınıf mücadelesini yükseltmenin koşullarının tartışıldığı bir yazının etkinliğini arttırmak için, bir metaforda yaşam hakkı gaspları normalleşiverir. Söz konusu yazıdaki şu ifadeleri ele alalım: ‘Kapitalist-emperyalist sistem bakımından ise Tayyip ile yaşanan balayı çoktan sona ermiş, evlilik “şiddetli geçimsizlikten” mahkemeye düşmüştür, belki de “namus cinayetiyle” sonuçlanacaktır. Elbette bu durum “mahkemeye düşmüş” eski sevgililerin ara sıra kaçak sevişmelerine engel değildir…’ Bir siyasi ittifakı evlilik, balayı, şiddetli geçimsizlikle betimlemeyi kendimizi zorlayarak tolere edelim; çünkü genelde bu ve benzeri metaforlar (kucağa oturma, gelin gitme/etme, fahişesi olma) bir tarafın elinin daha güçlü olduğu durumlarda kullanılmaktadır. Örneğin, güçlü siyasi müttefikinin ilkelerini kendi ilkeleri yerine koyan bir siyasetçi, karşısındakinin kucağına oturmuş olur. Spor müsabakalarından alışkın olduğumuz gelin etme kavramı ise, son günlerde bir siyasi parti lideri için sıkça kullanılmaktadır. Bu metafor da o kadar tutmuş olacak ki, söz konusu kişinin gelinlikli montaj resimleri kahkahalar eşliğinde sosyal medya mecralarında sıkça paylaşılmakta. Bu son derece esprili metafora göre, yendiğinizi, kendinize tabi kıldığınızı kendinizin gelini etmiş oluyorsunuz. Böylece, anıştırılan tüm yönleriyle evlilik metaforuna neden karşı olduğumuzu belirtmiş olduk.  Yine de yazı için bu çıkarım aşırı bir yorum olabilir ancak ifadenin devamından anladığımız ise, yoruma gerek kalmayacak kadar vahim: Evli bir çift, şiddetli geçimsizlik ile mahkemelik olursa, sonucun “namus cinayeti” olması muhtemel ve yazarın bunu olağan karşılamadığına dair en ufak bir ibare söz konusu değil. Bu eril yaklaşım, “teşbih” denilerek kabul edilemez; korkunçtur. Ekleyelim: namus cinayeti yoktur, namus kisvesi ile işlenen cinayet vardır.

Devamla 153. ve 156. satırlar arasında yer alan “Bütün devrimler böyledirler, bunun istisnası yoktur. 1917 Şubat devrimi “hadi demokratik devrim yapalım” diyerek başlamadı; 8 Mart’ta (eski Rus takvimiyle Şubat) kadın işçiler ekmek talebiyle harekete geçtiler (bu, kadın sorununu eksen alan bir gösteri dahi değildi) ve olayların gelişim seyri, elbette çok uygun momentum sayesinde devrime vardı.” İfadesinin öncelikle tarihsel gerçeklerle uyuşmadığını belirtmek isteriz. 2. Enternasyonal Kadın Konferansı 1910’da Kopenhag’da toplandığında Clara Zetkin tarafından önerilen ve kabul edilen “Uluslararası Kadınlar Günü”nün Rusya’da bir grevle taçlandırılmasıdır devrimi ateşleyen. Troçki, Rus Devriminin Tarihi kitabında (Yazın Yayınları cilt 1, sayfa 111 ve devamı) bugünün Kadınlar Günü olduğunu belirtir ve bölgedeki Bolşevik komitenin süreci öngöremediği ve grevleri yasakladığı bir dönemde 8 Mart 1917’de (Rus takvimine göre 23 Şubat) grevlerin başladığını aktarır. Kadınlarca, kadın toplamlarla kararı alınan ve kadınlarca kadınların talepleriyle örgütlenen bir eylemliğin öyle olmadığını ifade etmek, kadın/LGBTİ+ mücadelesi ayrıştırmak ve önemsememektir. Kaldı ki, kadınlar, 1917’de ekmek ve gül diyerek değil, salt gül diyerek sokağa çıkmış olsun, bunun devrimciler için gerici bir nitelik taşıdığı fikri neye dayanmaktadır ki, aman biz devrimciler sadece ekmek için sokağa çıkarız deme ihtiyacı duyulmuştur? Üstelik adalet yürüyüşünde sınıf mücadelesi nerede diyen sosyalistleri eleştiren bir yazıda… Hatta bir adım ileri taşıyarak, cinsiyete dayalı toplumsal iş bölümü nedeniyle el konulan kadın emeğini, kadınların/LGBTİ+’lerin salt cinsiyetleri nedeniyle yaşadıkları farklı ezilme biçimlerini bir kenara koyalım, yazarın kadın sorunu olarak adlandırmayı tercih ettiği cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin sınıf mücadelesiyle hiçbir bağı olmasın. Ortada bir ezme ve ezilme biçimi var mıdır? ‘Kadın sorunu eksenli gösteriler’ tıpkı adalet talebi eksenli gösteriler gibi toplumsal muhalefeti ve kitleleri mobilize edebiliyor mudur? Cinsiyetinden dolayı ezilen insanları mücadelemize katmalı mıyız? Tüm bunlara yazarın yanıtı evettir: ‘Sosyalistler, formuna aldırmadan ezilenler hareketinin içine dalarlar, hele de hareket adalet, özgürlük, demokrasi istiyorsa ve burjuvazi şu veya bu aktörü üzerinden bu bayrağı ezilenleri avlamak için dalgalandırıyorsa, yani bir bakıma “elimizden aldıysa”; biz hiç tereddüt etmeden ezilenlerin özlemleri için ileri atılır ve burjuvazinin dalgalandırdığı sahte bayrağı, yerine aslını koymak için onun elinden alırız.’  O zaman bu konuda yazarla hemfikir olduğumuzu belirterek yazıdaki bu ve benzeri ifadeler üzerinden soralım: Cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi sosyalistlerin verdiği mücadelenin dışında görüyorsak, bu sorunun gericileşmemesini nasıl sağlayacağız? Tüm ezilen cinslere özgürlük ve adalet isteyen, bunun için mücadele eden ama sosyalist olmayan bir toplam düşünelim, harekete eşlerini öldüren erkekleri meşrulaştıran teşbihlerle dalıp, burjuvazinin sahte bayrağı yerine kendimizinkini koyabilecek miyiz?    Yazarın da belirttiği üzere şayet kitaba uygun, pür-i pak toplumsal hareketler söz konusu olamayacaksa, steril Marksistler gibi çoğu toplumsal ayaklanmanın özünü gözden kaçırmamalıysak, istismar edilen ezilenler gibi bir kategorimiz varsa, devrimci mücadelenin temel taşlarından biri olagelmiş ‘kadın sorunu’na neden kayıtsız kalalım?

Son olarak “Adamlar bizim yakalamamız gereken bir halkayı kavradılar ve hiç de sürpriz olmayan bir şekilde başarılı oldular.” cümlesinde “adamlar” hitabıyla içinde kadınların da bulunduğu CHP’nin işaret edildiğini belirtip, CHP’deki ve yürüyüşteki erkek olmayan kişilerin nereye buharlaştığını soralım ve şimdilik yazı hakkında başkaca yorum yapmayalım.

Düşünmek ve dil arasında, yaşamak ve düşünmek arasında, yaşamak ve dil arasında diyalektik bağlar vardır. Yaşadığımız gibi düşünürüz, düşündüğümüz gibi dili kullanırız. Egemenler için de ezilenler için de “dil” mücadelenin alanlarından biridir. Dili kullanırken yeni düşünme olanakları yaratabilir, değiştirmek istediğimiz sistemin alternatiflerini burada inşa edebiliriz. İşte bunun içindir ki muhalif, sol, sosyalist, demokrat yayın mecralarında dilin nasıl kullanıldığına elimizden geldiğince dikkat ediyoruz. Ayrıca, Kadın/LGBTİ+ kurtuluş mücadelesinin özneleri olarak, sosyalizm kavgasını birlikte verdiğimiz erkek yoldaşlarımızın yazdıklarına yönelik haklı eleştirilerimizin dikkate alınmasının ise, yan yana yol yürüyebilmemiz açısından hayati önem taşıdığını düşünüyoruz.

Devrimci Parti’den Kadınlar

 

Not: “Salyangoz Satmak” adlı yazının bu haliyle yayımlanması, editöryal bir eksiklik olmanın yanında, yazarın teşbih yaptığını ve ifadelerini değiştirmeyeceğini belirtmesi üzerine, Umut Gazetesi’nden kaldırılmıştır. Eleştirimizin anlaşılabilirliği adına yazıyı, aşağıya ekliyoruz.

 

Bir Teşekkür: Bu yazı, kolektif emeğimiz sonucunda ortaya çıkmıştır; fakat bu yazının yazılmasına vesile olan, yazının eril diline yönelik eleştirilerini bizlere sunan feminist arkadaşlar yazının ortaya çıkmasının esas sebebi olduğundan, kendilerine teşekkür ediyoruz.

 

 

Salyangoz Satmak – Nabi Kımran

El mecbur müslüman mahallesinde salyangoz satacağız.

CHP ve Kılıçdaroğlu hakkında solda kim ne söylüyorsa, el artırarak daha ağırlarını söylemeye hazırız. Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Buna rağmen ve hatta asıl olarak da bu nedenle Adalet yürüyüşüne, mitingine, etkinliklerine alabildiğine güçlü katılmalıydı sosyalist sol.

Önce “el artıralım”;  ki bu CHP’nın ne yapmaya çalıştığını anlamaya da yardımcı olacaktır.

İlk işaret Haziran başlarında geldi, Kılıçdaroğlu durduk yerde “referandum ve Anayasa gayrımeşrudur” anlamına gelen bir demeç verdi. Ne olmuştu da Erdoğan’ın ardından Yenikapı’ya seğirten, referandum akşamı CHP kitlesini sokaktan çektiği için bizzat CHP’liler tarafından protesto edilen Kılıçdar, “Anayasa’nın gayrımeşru” olduğunu keşfetmişti? Bir muhalefet partisi liderinin “Anayasa gayrımeşrudur” demesi dünyanın her yerinde çok önemli bir olaydır. Bu demeç pek dikkat çekmedi ya da Türkiye’nin kaotik ve sakar politik ikliminde vakai adiyeden muamelesi gördü. Bu tip bir demecin önü arkası gelmezse  üzerinden atlanabilir; yok eğer bu demecin ruhuna uygun başkaca işaretler tarafından destekleniyorsa ortada kapsamlı bir plan ya da siyasi hamle olduğunu daha ilk andan kavramayanlar ne Türkiye’yi tanımaktadır ne de siyasetin s’sinden anlamaktadır. Demecin arkasından Kılıçdar’ın HDP ziyareti geldi. Ne konuşuldu? Bilemeyiz. Ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy vererek HDP  vekillerinin hapse girmesinin önünü açan –ki bu sayede kendi vekillerine de hapishane kapısını açmıştır- CHP, ne olmuştu da “terörist” HDP’yi ziyaret etmişti? İşaretlerin arkası geldi. Yürüyüş başladı, giderek büyüdü…

Yürüyüşün büyümesi ve “büyütülmesi” bambaşka şeylerdir.

Büyümesi, bayrağı kaldıranın kim olduğuna bakmaksızın Adalet talebi etrafında toplanacak milyonların olduğuna işaret eder.

“Büyütülmesi” ise bambaşka hesaplara: Yıllardır dış basında hiçbir demeci dikkate alınmayan, zerre haber değeri taşımayan Kılıçdaroğlu, New Yok Times’a ve bir diğer önemli Amerikan gazetesine makale yazdı ve bu makalelere dünyanın dört yüz küsur önemli yayın organı atıfta bulundu. Bu verilere AKP hükümetinin iki bakanının Hollanda ve Avusturya’ya sokulmamasını, Tayyip’in Almanya’da bırakalım mitingi, salon toplantısı dahi yapmasına izin verilmemesini, G-20 salonundaki yapayalnız fotoğrafını, Almanya’nın İncirlikten ayrılmasını, Türk devletinin Katar krizinde ofsayta düşmesini vd. vd. ekleyin. Ne çıkıyor ortaya? Dünyanın müesses nizamı, Türk burjuvazisi ve devletinin bir kanadıyla fikir ve belki de “plan birliği” içinde Tayyip’i indirmeye karar vermiştir. Bu siyasi plan ve karar Türkiye orjinli midir, batı patentli midir, birlikte mi kotardılar ya da olayların akışı mı bu iki dinamiği yan yana düşürür; bunların konumuz bakımından önemi yoktur. Kervan yola çıkmış, İstanbul’a varmış, dünyanın bütün önemli merkezlerinde de yankı bulmuştur. Burjuva iç dinamik bakımından motivasyon kaynağı; burjuvazi ve devletin yüz küsur yıllık “modernleşme” yöneliminin, yükselttiği sınıf ve devlet aparatlarıyla birlikte yıkım tehditiyle karşı karşıya olmasıdır; bir CHP milletvekilinin tutuklanması bu bağlamda “alarm çanı” olmak dışında değer taşımaz. Kapitalist-emperyalist sistem bakımından ise Tayyip ile yaşanan balayı çoktan sona ermiş, evlilik “şiddetli geçimsizlikten” mahkemeye düşmüştür, belki de “namus cinayetiyle” sonuçlanacaktır. Elbette bu durum “mahkemeye düşmüş” eski sevgililerin ara sıra kaçak sevişmelerine engel değildir…

Peki ezilenler bakımından?

Onlar “taht oyunlarında” basit bir dolgu malzemesi midir?

Evet ve hayır.

Evet, çünkü ezilenler, kendi bağımsız siyasi kimliği-örgütlülüğüyle sahneye çıkamadığı sürece, egemenlerin taht oyunlarının dolgu malzemesi olmaktan kurtulamazlar. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bunun pek çok örneği var: Menderesin düşürülmesinin, Demirel’in 1991’de “demokrasi şampiyonu” olarak sahne almasının (ki kariyerini Kürt kasabı, devrimci katili ve halk düşmanı olarak tamamladı), hatta Erdoğan’ın yükselişinin temelinde ezilenlerin ve özlemlerinin istismarı vardır.

İstismar edilen ezilenler yalnızca burjuva aktörleri tahta taşımazlar; burjuva muhalefetin yelkenlerini de şişirebilirler. 1960’larda ezilenlerin uyanışı, İsmet İnönü’ye 1965’de, “CHP ortanın solunda bir partidir” dedirtti. Herhangi bir siyasi aktör, etkisini gittikçe artıran bir siyasi eğilim ya da dalganın üzerinde yükselmek ister, bu normaldir. Fakat eğer bu bir burjuva aktör ise, salt bu dalgayla yelkenlerini şişirmekle yetinmez; aynı zamanda yükselen dalganın düzen sınırları içinde kalmasını da hedefler. CHP bütün tarihi boyunca -1965’de ortanın solu açılımıyla, 1974’de Karaoğlan Ecevit’in “ak günlere” programıyla, “toprak işleyenin su kullananın” şiarıyla- bunu yaptı; Adalet yürüyüşüyle de aynı dinamiğin işlememesi için hiçbir sebep yok, bilakis fazlasıyla zemin var.

Bütün bu anlattıklarımız komplolar, kurgular, oyunlar vs. olarak okunmasın. Komplo, kurgu vs. siyasette zavallılık, teoride yerlerde sürünmektir. Dünyanın en müthiş komplosu bile, eğer yaslanacağı bir toplumsal-siyasal zemin, istismar edeceği bir sancı yoksa, düşünsel olarak parıltılı bir akıl oyunu, pratik-politik olarak koca bir fiyasko olmaya mahkumdur. Yok eğer bu zemine sahipse, daha ilk günden “komplo” vs. olmaktan çıkar, akılcı ve etkili bir siyasi plana, strateji-taktikler manzumesine dönüşür. Yani bu durumda “komplo”dan vs. değil, başarılı bir siyasi liderlikten söz etmek gerekir. 1960’lardan bu yana Türkiye egemenlerinin bir bölüğünü tahta taşırken diğer bölüğünün (muhalefetin) yelkenlerini şişiren süreçler, toplamda Türk bujuvazisi ve devleti bakımından, “komplo” vs. değil, başarı hanesine yazılması gereken siyasi süreçlerdir. (Varsa komplolar, ki vardır, siyasi süreçlerin eklentisi olmak dışında anlam taşımazlar; aslolan siyasettir komplo değil.) Ve onların başarısı bizim başarısızlığımızdır; çünkü onların istismar ettiği, boğduğu, taht oyunlarına malzeme ettiği, omzuna basıp tahta çıktığı ya da burjuva muhalefet yelkenlerini şişirdiği süreçler ve toplumsal eğilimler, pekala onların elinden alınıp devrimin yelkenlerini şişiren rüzgarlara da dönüştürülebilirdi. Bu daha güçlü bir olasılıktır, çünkü iktidarı-muhalefetiyle adalet, demokrasi, özgürlük gibi kavram ve özlemler asla egemenlerin diline yakışmaz, eğreti kaçar. Eğer bizim elimizdeki kavramları alıp, ki bu kavramlar ezilelerin en derin özlemleridir, bize karşı kullanabiliyorlar, iktidarı-muhalefetiyle bu kaynaktan beslenebiliyorlarsa; bu burjuva siyaset/devlet adına başarı, bizim adımıza başarısızlık hikayesidir.

Peki nasıl toplanacak ezilenler devrim ve sosyalizm bayrağı altına?

Türkiye’nin devrimci sosyalist geleneğinin ana akımlarına göre, çubuğu bükerek söylemek zorundayız, bu iş için bir bayrak sahibi olmak ve bayrağı dalgalandırmak yeterlidir; kitleler gelirse gelir, gelmezse yapacak bir şey yoktur ya da ezilenler burjuvazinin oyununa gelmekte, iğvasına kapılmaktadır, elden ne gelir? Çok mu acımasız oldu? Olabilir; bunu söyleyen biz değiliz, olay ve olguların nesnel dili tastamam yukarıda yazılanları söylüyor, elçiye zeval olmaz, biz sadece “çocuğu adıya anıyoruz.”

Marksizmin ABC’sidir, burjuva egemenliği altında işçi-emekçilerin bilinci de burjuva bilinçtir, eşyanın tabiatına uygun olan budur. Kendilerini ezilenlerden ayrı (fakat bu ayrılığın vasfı nedeniyle ezilenlerle daha üst düzlemde birlik olmak için ayrı) örgütleyen sosyalistler, varlık nedenlerini; ezilenleri kontrol altında tutan burjuva bilinci –tüm biçimlerini- kırmak, onları kendiliğinden sınıf olmaktan çıkarıp kendileri için sınıf olmaya doğru ilerletmek olarak tanımlarlar.

Peki nasıl olacak bu iş?

Bir ideolojiyi, programı deklare etmek, bir bayrağı dalgalandırmak yeterli olsaydı işimiz ne kolay olurdu! Marksizm, tarihin sınıf mücadeleri tarihi olduğunu söyler. Tarihte ezilen, sömürülen sınıflardan kaynaklanan hiçbir hareket rafine programlarla, tertemiz bayraklarla sahneye çıkarak ilerlememiştir. Ezilenler genellikle verili bilinçleri –ki bu bilinç kural olarak egemenin bilinci ya da hegamonik ideolojidir- içinden yollar açarak, onu kendilerince yorumlayarak, sulandırarak ya da yeni öğeler ekleyerek, sureti haktan görünerek meşruiyet ararken bizatihi sureti hakkı yerle bir etmeye çalışarak vs. dövüşürler. Bu yüzden marksistler bir hareketin biçimiyle özü, ideolojik formu ile bu form altında süregelen gerçek sınıfsal/siyasal muhtevayı birbirinden ayırmayı marksizmin abc’si kabul ederler. Hareketin içeriğini esas alırken, biçiminin yarattığı bulaşıklıklardan süreçler ve mücadeleler içinde arınmayı savaşımlarının vazgeçilmezi addederler. Şeyh Bedrettin’in kendine özgü islam yorumunu bayrak edinen hareketi, zamanının komünizan köylü isyanı kabul ederler. Aleviliği, egemen sünni islamı dayatarak kendilerini Osmanlı düzenine entegre etmek isteyen devletlulara karşı ezilenlerin bir bölüğünün “komünal geleneklerle sulandırılmış islam yorumu” ve direniş bayrağı olarak işlevlenen ideo-dinsel-kültürel form olarak kabul ederler. Engels beş yüz yıl önce Almanya’da patlak veren köylü isyanlarının lideri Thomas Münzer’in Hristiyanlık yorumunun komünizan içerikte olduğunu, sürüklediği hareketin de en alttakilerin komünizan isyanı olduğunu söyler. Keza Luther’in kurduğu Protestanlığın, burjuvazinin tarih sahnesine çıkışının ideolojik formu olduğunu materyalist diyalektik analizle tartışmasız açıklıkla gösterir. Aynı şekilde 27 Mayıs 1960 öncesinde başlayan öğrenci hareketleri, gençliğin Kemalist form içinde özgürlük arayışıdır. Ne çarpık ideolojik formu ne de 27 Mayıs darbecileri tarafından istismarı, hareketin temelindeki özgürlük arayışını karartmaz. Örnekler çoğaltılabilir ama gereksiz. İş o ki sosyalistler, hangi formla ortaya çıkarsa çıksın ezilenlerin özgürlük-adalet arayışıyla bağ kurabilme becerisi gösterebiliyorlar mı? Hareketi burjuva ideo-politik hegamonyadan kurtarıp, bağımsız devrimci bir mecraya yöneltebiliyorlar mı? Fakat bu iş salt bayrak sallamayla olmaz, ezilenler hareketinin günün birinde pürüpak sosyalist bilinç ve sembollerle zuhur etmesini bekleyerek hiç olmaz. Bunu bekleyen sonsuza kadar beklemek zorundadır. Sosyalistler, formuna aldırmadan ezilenler hareketinin içine dalarlar, hele de hareket adalet, özgürlük, demokrasi istiyorsa ve burjuvazi şu veya bu aktörü üzerinden bu bayrağı ezilenleri avlamak için dalgaladırıyorsa, yani bir bakıma “elimizden aldıysa”; biz hiç tereddüt etmeden ezilenlerin özlemleri için ileri atılır ve burjuvazinin dalgalandırdığı sahte bayrağı, yerine aslını koymak için onun elinden alırız.

Örnek mi?

Çokça tekrarlanarak cılkının çıkarılması örneğin önemini karatmaz; 1905’de Rus işçileri dayanılmaz durumlarını protesto etmek, “Çar babalarına” masum bir dilekçe sunarak ondan merhamet dilenmek için yola çıktılar. Başlarında Papaz Gapon, ellerinde kutsal ikonalar vardı. (Gapon’un sonraları Çar’ın gizli servisi Ohrana’nın ajanı olduğu ortaya çıktı. Bu söylenti yayılmasına rağmen Lenin, sürgün yıllarında “işçilerle bağ kurmayı başarabilen” bu papazla tanışmanın yollarını aradı.) Bolşevikler, işçileri bu tuzak eylemden vazgeçirmek için çok çaba harcadılar, fakat başaramayınca gösteriye katıldılar. Sonrası biliniyor, mitralyözlerle ateş açıldı, bin işçi katledildi. Rus devrim tarihinde Kanlı Pazar olarak anılan bu olay 1905 devriminin fitilini ateşledi. Şartlar öylesine olgunlaşmıştı ki, ellerinde dinsel tasvirlerle, son derece masum, barışçıl yöntemlerle bir papazın önderliğinde yola çıkan kitleler, çok kısa sürede bolşeviklerin önderliğinde barikatlarda dövüşen silahlı isyan bölüklerine dönüştüler. Soru şudur: Bolşevikler o gün orada olmasalardı, 1905 devriminde oynadıkları rolü oynayabilirler miydi? İkinci soru şudur: Bolşevikler o gün orada olmasalardı, dinsel tasvirlerle yürüyen kitleler, kısa süre sonra kızıl bayraklar altında toplamayı sakıncasız bulurlar mıydı?

Sadece bu meselede değil, 1915 İrlanda ayaklanması vesilesiyle de Lenin benzer bir tutum almıştır. Avrupa’nın steril “marksistleri”, içinde çapulculuk öğeleri bulunduğundan hareketle İrlanda ayaklanmasını “proleter disipline” ve “steril marksizme” aykırı bulmuş, mahkum etmişlerdir. Lenin ise hiç tereddüt etmeden, modern Avrupa’da ve dünyanın hibir yerinde çapulculuk öğelerinden azade olan ve büyük seli içinde toplumun tortularını da sürüklemeyen bir devrimin olamayacağını, böyle bir beklentinin devrimden hiçbir şey anlamamak olduğunu söyler. (Mealen aktarıyoruz.)

Devrimler ya da büyük toplumsal hareketler, eğitimli ve disiplinli orduların savaş meydanında karşı karşıya dizilmeleri ve saldırı işaretinin verilmesiyle başlamazlar. Çok daha karmaşık olaylardır; bu karmaşadan başı dönenleri ya da rafine devrim bekleyenleri azgın bir selin kuru dalları fırlatıp atması gibi dışına atarlar. Veya “soylu vaizler” olarak olayların lanetçisi ya da alkışçısı derekesine düşürürler.

Bütün devrimler böyledirler, bunun istisnası yoktur. 1917 Şubat devrimi “hadi demokratik devrim yapalım” diyerek başlamadı; 8 Mart’ta (eski Rus takvimiyle Şubat) kadın işçiler ekmek talebiyle harekete geçtiler (bu, kadın sorununu eksen alan bir gösteri dahi değildi) ve olayların gelişim seyri, elbette çok uygun momentum sayesinde devrime vardı. 1917 Ekim devriminin şiarları sosyalist iktidar, kamulaştırmalar, komünistler/bolşevikler iktidara vs. değildi. Şiar, “bütün iktidar sovyetlere”, temel talepler ise barış ve toprak idi. Ve geniş kitleler “komünistleşerek” Bolşevikleri izlemediler; barış ve toprak taleplerinin temel taşıyıcısı Bolşevikler olduğu için onları izlediler. Öncü örgütün rolü itibariyle en “kontrollü” gelişen devrimlerden olduğu sanılan Küba devrimi de bırakalım Küba’yı, dünya siyasi dengelerini en fazla gözeten, kitlelerin eğilimlerini en fazla dikkate alan devrimlerdendir. Castro, ABD’yi doğrudan karşısına alan bir söylemden özellikle kaçındı, bu sayede devrimin erkenden boğulmasını önledi. Şehirlerde Frank Pais gibi işçi önderleriyle zemin tuttu, kendileri dışındaki radikal silahlı öğrenci örgütlerine kucak açtı. Keza iktidar alındıktan sonra liberal bir Profesörün özgür Küba’nın ilk devlet başkanı olmasında bir beis görmedi devrimciler. Nihayetinde 1960’ların ortalarında, Castro’nun yıllarca “uzuk durun” dediği Komünist Parti ile birleştiler vb.

Ne gösteriyor dünya deneyleri?  Tarih, bilim, sosyoloji, siyaset ne diyor? Var mı tarihte “şunun bayrağı varsa ben yokum”, “benim bayrağım yoksa oynamıyorum” diyen başarılı olmuş bir hareket? Saf ideolojik Saiklerle, düzenli politik-askeri birliklerle başlayan bir devrim var mı? Lenin neden “gerici sendikalarda çalışın” dedi? Neden sosyalist iktidar koşullarında dahi bağımsız sendikaların gerekliliğini savundu Troçki’ye karşı? Dimitrov ve Togliatti neden “faşist kitle örgütlerinde çalışmanın önemini” vurguladılar? Nasıl girilir bu kitle örgütlerinin kapısından, kızıl bayrak sallayarak mı? Grevci bir işçiye politik kimliği, ideolojisi, dini, milliyeti sorulur mu? Sendikanın rengi sorulur mu ya da greve komünistlerinin katılımının önkoşulu olarak “bayraklarımızın dalgalandırılması” talebi dayatılabilir mi? Peki sarı sendikayla greve çıkan grevci işçilerle, sarı siyasetin öncülüğünde eyleme geçen milyonluk emekçi topluluklar arasında ne fark vardır? Siyasetin veya sendikanın sarısından uzak durma adına işçi-emekçilerin eyleminden uzak durulabilir mi? Bütün bunlar doğru ise bizim yaptığımız nedir? Tarihimiz ve teorimiz örgütlerimizin kenar süsü müdür, yoksa evlerimizde misafirlerimize gösterdiğimiz şirin biblolar mı?

Devam edelim.

Adalet talebi, tıpkı Hayır kampanyasının anti-faşist içeriği gibi hakiki ve yakıcı bir taleptir. Eğer toplumsal bir ihtiyaca dokunmasaydı, kitlelerin yakıcı özlemlerini dillendirmeseydi, Kılıçdar’ın yürüyüşü çocukların ormanda yaptığı izci yürüyüşüne dönerdi. Adamlar bizim yakalamamız gereken bir halkayı kavradılar ve hiç de sürpriz olmayan bir şekilde başarılı oldular. Bu sonuç üzerine neredeyse her gün “devrimci durum” ya da “yaklaşan fırtına” benzeri tespitler yapanlar derinlemesine düşünmek zorundadır, bu gidişle daha çook fırtına yanımızdan gelir geçer… Devrimcilerin yaptığı tespitlerin gereğini kendi yordamınca Kılıçdar yaptı; bir bakıma demek ki O, devrimcilerin tespitlerini devrimcilerden daha fazla ciddiye aldı ya da toplumu onlardan daha iyi okudu, siyaseti ve eylemi onlardan daha iyi kurguladı. Biz bu işin neresindeyiz ve neresinde olacağız; CHP-Kılıçdar tartışmasından daha elzem olan soru budur. Kılıçdar’ın Adalet talebiyle yaptığını biz kendi sahamızda ve Kılıçdar’ın tabanını da peşimize takarak, Nuriye ve Semih’in eylemi bağlamında yapamaz mıydık? Hakkını vererek bu halkaya yüklenebildik mi? Asıl soru budur. Bir toplumda sancı birikmişse kendine uygun bir kanal bulur patlar. Ağaç-park için patlar (Gezi), 20 centlik ulaşım zammı vesilesiyle patlar (Brezilya), Adalet diyerek de patlar, bir işportacının bedenini ateşe vermesiyle de patlar (Tunus); üstelik başına kimin geçtiğine aldırmadan patlar. İş o ki, bu halkaları sosyalistler kavrasın ya da kendi dışlarında patlayan hareketlerle bağ kurmayı, onu içerden dönüştürmeyi, eylem içinde kitlelerin güvenini kazanmayı başarsınlar. Bu hakiki meseleler ve ustalık isteyen mücadelelerin yanında, kusura bakılmasın, “semboller” meselesi çocuk oyuncağıdır. Üstelik semboller de her durum ve şartta aynı rolü oynamazlar. “Türkiyem cennetim” marşıyla Türk bayrağı altında işkence görmek ile (bu satırların yazarı da onlardan biridir); Gezi’de Atatürk’lü Türk bayrağı taşıyan eylem arkadaşını polisten kurtaran HDP’li gencin baktığı “Türk bayrağı” biçimde aynıdır; işlevselliğin farklı olduğu bizatihi Gezi pratiğinde apaçıktır. Ezilenlerin bir bölüğü dinci faşist rejime karşı isyanını yanılsamalı biçimde alışkın olduğu bayraklar ve sembollerle ifade ediyorsa ve yanı başında yürüyen kesk-i seru zor’dan rahatsız değilse, bizim o insanla yan yana gelmemizin koşulu elindeki bayrağı atması olamaz. İçimize sinen bir şey değildir ama yan yana gelmemize de engel değildir, nokta. Öte yandan bizzat Öcalan, ardından da Demirtaş çeşitli vesilelerle, “bayrakla sorunumuz yok” açıklamaları yaptılar. Yok mu var mı? Bu açıklamalar esas mı değil mi? Sorunumuz varsa da yoksa da ezilenlerin eşitlik-özgürlük-adalet eksenli birlikteliğinde bu sorunu nasıl aşacağız? Gezi’de ve Hayır kampanyasında başarılan, Adalet hareketinde nasıl sürdürülecek? İlk ikisi ezilenler bakımından başarılı pratikler olduğuna göre, demek ki harekete damgasını vuran semboller değil muhteva ve birliktelik oldu, bu damar nasıl güçlendirilecek?

Dünyanın hiçbir yerinde, tarihin hiçbir eşiğinde bir sekte ve sembollerine daralarak başarılı olan tek bir hareket gösterilemez ne ezilenler ne de egemenler katında. Burjuvazi tarih sahnesine çıkarken kendi dar-bencil sınıf çıkarlarını “insanlık meselesi”, “insan ve yurttaş hakları beyannamesi” vb. olarak sunmayı başardı; tam da bunu başardığı içindir ki devrime damgasını vurdu, iktidara geldi. (Bkz. 1789 Fransız burjuva devrimi.) O tarihten beri bu anlayış, burjuva siyasetin klasik çizgisine dönüştü. Örneğin rüşvetçilik, vurgunculuk, aile ve yakın çevre oligarşisini yükseltme, kişisel iktidar peşinde koşma paçasından aktığı halde Erdoğan bile iktidarını “milli mesele”, “memleket meselesi”, “Türkiye’nin çıkarları”; muhaliflerini de ayrım gözetmeksizin “teröristler” olarak sunma yolunu tutuyor.  Yönelimini ve çıkarlarını genelin, evrenselin, “milletin” vs. çıkarı olarak sunmayı başaramayan ya da gerçekten öyle olmayan hiçbir siyaset başarıya ulaşamaz; siyaset etmenin vazgeçilmezi ve altın kuralı budur.

Lenin, işçilerin bilincinin dar ekonomist-sendikalist (ki buna burjuva işçi bilinci de diyor) cendereyi kırıp sosyalist bilinç olabilmesi, yani işçi sınıfının “kendisi için sınıf olabilmesi”nin vazgeçilmez gereğinin; işçilerin fabrika sınırlarını aşarak “nüfusun bütün sınıflarının birbirleriyle ve devletle ilişkilerine” herhangi bir açıdan değil, sosyalist görüş açısıyla müdahil olabilmelerine bağlı olduğunu söyler. (Bkz. Ne yapmalı). Birçok sebeple bu yönelim zorunludur; işçi sınıfının fabrikaya daralan bencil/sınırlı sınıf çıkarlarının ötesinde evrensel bir ideolojinin taşıyıcısı olarak sahneye çıkması, dünya çapında yeni bir hayatı kurmaya bugünden hazırlanması, sorunlarına sahip çıktığı tüm ezilenlerin lideri olabilmesi ve bu sayede devrimi başarıp iktidara gelebilmesi vb. buna bağlıdır.  Peki sosyalistler işçilerden istediklerini neden kendileri yapmazlar? Lenin işçilere, “ulusal azınlıkları ya da kadınları kızıl bayraklar altına toplanmaya çağır, gelmezlerse ya da kendi yordamlarınca harekete geçerlerse onlardan uzak dur” dememiştir; “onların taleplerine kendi ideolojin-yordamınca sahip çıkarak tüm ezilenlerin gönlünü fethet, bu sayede onlara öncülük et” demiştir.  Bu ikisi o kadar farklı şeylerdir ki… Lenin bunları söyledikten ve bu görüşler devrimlerle sınanıp doğrulandıktan yüz küsur yıl sonra 2017 Türkiye’sinde; bırakalım işçileri, bizatihi sosyalistleri, burjuva solunun iğvasına kapılmış ya da kendi bulaşık bilinçleri, uygunsuz sembolleriyle sahneye çıkan ezilen milyonların hareketine katılmaları gerektiğine ikna etmek için yazılar yazılmak zorunda kalınıyor… Katılacaksın, birlikte ter dökeceksin, arındıracaksın ve hatta birlikte arınacaksın; devrim ve sosyalizm mücadelesi başka yol tanımaz! Bizim yapamadığımızı Kılıçdar kendi hesabına pek de güzel yapıyor. Dar  bir sekte daralma ya da kazanmak istediklerini ürkütme ihtimali taşıyan CHP bayrağını dalgalandırmak yerine, herkesi kapsadığı kesin olan ADALET bayrağını yükselterek, içinde Fetöcüler mi var demeden KHK’larla işinden edilen tüm mağdurlara sahip çıkarak, 15 Temmuz sokak direnişine sahip çıkıp gerçek demokrasinin yolunun 20 Temmuz darbesine karşı “sokakta ve cesaretle” mücadeleden geçtiğini deklare ederek, hapisteki tüm gazetecilerin ve HDP’lileri dışlamadan tüm vekillerin serbest bırakılmasını dillendirerek, İhsan Eliaçık’a “sen islamcısın çık kortejimden”,  HDP’lilere “siz bölücüsünüz derhal burayı terkedin” demeden, kendisini karşılayan mehter bölüğünü laiklik sloganlarıyla selamlayarak, kendisini selamlayan MHP’lilere kurt işareti yaparak; kendi burjuva meşrebine uygun belkemiksizlikle siyasetin merkezine yürüyerek ve olanca demagojik söylemiyle kendini “tüm mağdurların hamisi ve  lideri” olarak sunarak; ezcümle burjuva anlamda hakkını vererek siyaset yapıyor. (Salt bu tempo ve performans bile yıllardır tanıdığımız Kılıçdar’ı aşar, çok daha kapsamlı bir konsept ve kurgunun varlığına işaret eder, not edip geçelim.) Yıllardır dolap beygiri gibi kendi ekseni etrafında dönerek “laiklik-Kemalizm-Altı Ok-bölücülük-şeriat tehtidi” söylemiyle siyaset yapan ve eşeğin kuyruğu misali ne uzayıp ne kısalan CHP tarzı siyaset; tam da kendi dar sınırlarını/sembollerini aşıp, kendini “tüm mağdurların sözcüsü” olarak sunabildiği oranda yıldızını parlatıyor. Siyaset budur: Egemenler katında demagojik yöntemlerle başarıya götüren; ezilenler katında ise tüm ezilen, sömürülen ve haksızlığa uğrayanların sorunlarına gerçekten sahip çıkarak başarılabilecek olan budur. Ve ezilenlerin siyasetinin başarısı, ezilenin kimliği ve ideolojisini sormadan ya da ona sahip çıkmanın koşulu olarak “bizim bayraklarımız altında toplanmayı” dayatmadan  ezilenin dünyasına, eylemine katılmayı gerektirir; “eksen kaymalarının” sona ererek “herkesin kendi bayrakları altına toplanması” tam da böylesi pratikler/süreçlerin sonunda gerçekleşebilecek bir olaydır; ezilenlerin kendi tecrübeleriyle ve bizim onlarla omuz omuza yaratacağımız tecrübelerle çözüme bağlanabilecek bir nitelik dönüşümün yerine bayrak-sembol dayatması/kolaycılığı ikame edilemez.

***

Türkiye’de sosyalist sol sahada grupçuluk meselesi daha çok “grupçu rekabet” yönüyle öne çıkıyor, ki doğrudur, zararları açıktır. Fakat grupçuluk bir neden değil sonuçtur, hatta sonuçlardan yalnızca biridir; grupçuluğu da yaratan asıl neden sosyalistlerin dünyasının daralmasıdırana kaynak budur. Nedenlerine burada giremeyiz ama kâinatı, içine düştüğümüz kuyunun ağzından gördüğümüz kadarıyla tarif eder olduk uzunca zamandır. Uçsuz bucaksız bir evrende olduğumuzu unuttuk, evren gördüğümüz kadardır, değilse de gördüğümüz, bildiğimiz aşına olduğumuz “mikro kozmaza” “uydurulmalıdır”; uymuyorsa yok sayılmalı, reddedilmelidir. Bu darlık ve subjektivizm hemen her meselede karşımıza çıkıyor; büyük kitlelerin davranışlarını anlamada (Adalet yürüyüşü türünden meseleler bu kapsamdadır), onlarla bağ kurmada, dönüştürmek için inatçı ve ustalıklı savaşımları örgütlemede neredeyse “kör” hale geldik. Bu hale gelen varlıkların elinde ne kalır? Küçük de olsa kendi dünyaları, deyim hoş görülsün içine düştükleri grup kuyuları, onun alışkanlıkları, ipekböceği kozasının rahatlığı, tırtıl olmaktan kurtulup kozayı yırtan kelebekler gibi dünyaya uçmanın çekiciliği ve belirsizliği arasında paralize olmuş endişeler… Ve dönüp dolaşıp o küçük dünyayı yeniden ve yeniden üreten, realize eden sembollere, ritüellere sımsıkı sarılmak; elde kalan budur: Bayraklar, bayrakların sapları. Solda semboller ve ritüeller meselesinin abartılı öneminin anlaşılabileceği ana kaynak budur. Bu önermenin tersinden sağlamasını yapmak da mümkündür: Dünyada başarılı bir çizgide gelişen hiç bir hareket bizdeki türden sembol-ritüel tartışmalarına, reklam-rekabet-gösteriş budalalalıklarına saplanıp kalmaz; çünkü gelişen bir hareketin bunlara ihtiyacı yoktur. Bu darlıklara saplanıp kalanlar biçime özü boğdururlar, derin bir yanılsamayla özün yerine biçimi ikame ederler ve biçimin/bayrakların/sembollerin/güç gösterilerinin kitleleri çekeceğini sanırlar. Çekmez; çekerse de bizim içeriğimize, savunduğumuz ve ortak mücadeleler içinde kitlelere malettiğimiz değerlere değil de reklamımıza, sunumumuza “gelen” kitleler geldikleri gibi giderler, bunun sayısız örneği vardır. Ama örneğin Kürt Özgürlük Hareketinin tabanı kolay kolay örgütünü terk etmez, çünkü kırk yıllık bir zaman diliminde halk ve örgüt kanla terle hemhal olmuş, birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir: İşte bu gerçek dönüşüm ve ilişkinin yerini tutabilecek hiçbir reklam, gösteriş, tören, ritüel olamaz.

Uzatmadan konuya girelim.

Adalet yürüyüşü etkinliklerine HDP ve bileşenlerinin çok daha etkin, giderek belirleyici olmaya yönelen/hedefleyen bir katılımları mümkündü. İstenirse bunun yolu bulunur. Öcalan posterleriyle ya da sarı kırmızı yeşil ile alana girmek, hükümete hareketi içerden parçalamanın bahanelerini verebilir, bu olasılık gözetilmek durumundadır. Peki ya 50-100 bin kişilik derli toplu bir kortejin Demirtaş, Nuriye ve Semih’in posterleriyle alana girmesi? Buna kim ne diyebilir? “Öcalan’sız olmaz” diyen yoldaşlarımıza şunu sormak zorundayız: HDP vekillerine, “neden meclise Öcalan posterleriyle girmiyorsunuz, neden o yemini ettiniz” diye sordunuz mu? Demek ki her sahanın kendine özgü gerekleri var ve biz nerede olursak olalalım kendimizi ifade etmenin yaratıcı, uygun bir yolunu bulabiliriz. Diyelim ki alana sokmadılar. Yüz bin kişiyi alana sokmayan bir “adalet” anlayışı oracıkta yerle bir olur ve dışarda bekleyen yüz binlik kortej bir anda Adalet talebinin asıl taşıyıcısı haline gelir. Diyelim ki yüz binlik kortejimiz alana girdi; daha o anda alan bu topluluğun etkisi altına girmeye, sempatisini kazanmaya başlar ya da en azından onlarsız adalet mücadelesinin olamayacağı anlaşılır hale gelir. Bu sonuçlara ulaşmak için yapılacak tek bir iş vardır; derlenip toparlanıp oraya gitmek. Ne sembolik katılımla, ne burun kıvırmayla ne de yüksek ilkelerin propagandasıyla aynı sonucu elde edemezsiniz, yapılacak iş bellidir.

Gelelim zurnanın son deliğine.

İstanbul’da bir milyona yakın oy alan, Kazlıçeşme’deki Newroz kutlamalarına üç ya da beş yüz bin kişi taşımakla övünen (tüm bileşenleriyle) HDP, neden adalet mitingine yüz bin kişi taşımaz? Neden Kürt Özgürlük Hareketi, İstanbul 1 Mayıs’larına Newroz’a götürdüğü kitlenin %10’unu katmaz? Neden tüm bileşenleriyle sosyalist sol, 1 Mayıs’larda yakaladığı motivasyon ve katılımla diğer meselelere yüklenmez? 1 Mayıs’ta “gövde gösterisi” yapmak, diğer toplumsal-siyasal meselelerden daha önemli olduğu için mi; yoksa “gövde gösterisi”, reklam, ritüel esas, gerisi teferruat mı? Bu mudur, bu kadar mıdır dünyamız?

Kürt Özgürlük Hareketi bu eleştirinin hem içinde hem dışındadır. Dışındadır çünkü bir sekte daralamayacak kadar geniş bir toplumsal zemine dayanmaktadır. Siyasette sosyalist hareketten çok daha usta ve gelişkindir. Dostları için güvenli bir dayanaktır. Büyük ve parçalı bir hareketin aksayan yönleri olabilir, fakat ana merkezlerde, gerillada söylemi-ritüelinden çok muhtevasıyla sosyalist ilişkiler yaşam bulmaktadır. Peki sorun nerededir? Sorun, bizim solun grub(un)a daralarak yaptığını Özgürlük Hareketinin yer yer bir ulusa daralarak yapmasındadır. Ezilen bir ulusa daralma da bir haktır, meşrudur, bu tartışılamaz; tartışılması gereken bu darlıklar aşılırsa ezilen ulusun çıkarlarının da daha güçlü ve etkili savunulabileceğidir. Somutlayalım. Örneğin birkaç gün önce Hamburg’da G-20 zirvesi oldu ve belki de yüz binlece gösterici orada toplandı. Avrupa Newroz’larına ve Kürt Festivallerine 80-100 bin kişi taşıyan bir hareket, on bin kişilik derli toplu bir kortejle orada bulunamaz mıydı? Avrupa devletleri ve kamuoyuyla “papaz olmama” endişesi dahi anlaşılabilir bir şey ve bu katılım ve gösterinin iyi kurgulanmasıyla aşılabilir: Gösterilerin barışçıl kısmına katılırsınız olur biter. Birkaç yüz genci anti-faşistlerin, anarşistlerin yanına gönderir, ana kitleyi barışçıl alanda tutarsınız sorun çözülür. Böyle bir yönelim ne katar Özgürlük Hareketine? Çok şey.  Tüm dünya soluyla güçlü bir ilişki ve etkileşimin yolunu açar, dahası onları ideo-politik konularda etkilemenin imkanlarını yaratır. Ama belki de en önemlisi kendi tabanının ufkunu, damarlarını inanılmaz derecede açar; geleceği bugünden kazanmaya başlar. Ulusala daralmak, bırakalım ulusal demokratik bir hareketi, 20. Yüz yıl sosyalizmini dahi perişan etti. Bize ait olan, ulusal olan, ne kadar evrensel-enternasyonal bir bağlamda kendini ifade ederse, bundan dünyanın tüm ezilenleriyle birlikte bizim özgül davamız da güçlenerek çıkar. Örnek mi? Supcomandante Markos, eğer Chapas yerlilerinin özgül sorununu, Meksika devletinin sınırlarını aşarak etkili bir neo-liberalizm eleştirisiyle küresel bir bağlama oturtarak savunmasaydı, bugün dünya, Meksika’daki küçük Kızılderili topluluklarının varlığından dahi haberdar olmazdı. Demek ki denklemi tersten kurmak gerekiyor; amacımız salt kendi özgül-ulusal sorununumuzu gündemleştirmek dahi olsa, bunu kendimize daralarak değil, dünyaya/evrensele açılarak başarabiliriz: Siyasetin genel kuralı her meselede olduğu gibi burada da işler.

Adalet mitingi vb. meseleler bu bağlamlar gözetilerek ele alınmalıdır. Yan yana olmanın, birlikte mücadele etmenin kendine özgü bir sinerjisi vardır. Şovenizmle zehirlenmiş Türk halk toplulukları, kentli ulusalcılar, CHP tabanı vb., Kürt halkının çektiği çileyi son kırk yıllık tarihte en fazla Gezi’de anladılar. Neden? Çünkü hem de(ö)vlet tecrübesinden geçtiler hem “Taksim’de olanı göstermeyen medyanın Kürtlere yapılanları acaba nasıl gizlediğini” açıkça sordular hem de ‘bölücü’ Kürtlerle birlikte coplanıp birlikte gazlanarak ilk kez “kader birliğine” yakın bir duygu yaşadılar. Ve tüm bunların sonucunda Medeni Yıldırım Lice’de katledildiğinde, ki Gezi’ye destek eylemi yapmıyor karakol inşaasını protesto ediyordu, İstanbulun iki önemli ulusalcılığa yakın merkezinde, Beşiktaş ve Kadıköy’de on binler, “Her yer Lice her yer direniş!” sloganlarıyla yürüdüler. Kitlelerin bilincindeki gerçek dönüşümler bu tip tecrübelerle ve bu tecrübelerin onlarca kez tekrarıyla gerçekleşir; bunun yerini bayrak-ritüel-sembol kolaycılığı tutabilir mi?

Evet mevzu budur. Mevzu Türk halkındaki şovenizmin kırılarak sömürgeciliğin, faşizmin toplumsal zeminin daraltılması, giderek iki halkın birlikte mücadelesinin örülmesidir; Kürt ve Türk halklarının bir başka kurtuluş yolu yoktur, Özgürlük Hareketi ve sosyalistlerin bu yönde imkan yaratan hiç bir sürecin dışında kalmaları düşünülemez. Tersi çıkışsızlıktır, ezilenlerin özlemlerini burjuva sağı ya da solunun istismarını çaresizce izlemektir…

Bir iki meseleye dikkat çekerek noktalayalım.

Lenin, sosyalizm sahasındaki sağ ve sol eğilimlerin “birbirlerinin ters yüz edilmiş” hali olduklarını söyler. Ne kadar doğru! Nasıl da her olayda doğrulanıyor! Sağ eğilim, bin bir biçimde allayıp pullayarak Kılıçdaroğlu’dan demokrasi bekliyor, onu ve partisini bir müttefik güç olarak görüyor ve kuyruğuna takılıp gidiyor.  Bu anlayış oradaki emekçileri dönüştüren bir rol oynayamaz; bilakis kendisi oranın içinde erir gider, eklentisi olur. Bu arkadaşlarımızı 2019 başkanlık seçimlerinde “Başkan Kılıçdaroğlu” kampanyası yaparken görmek sürpriz olmayacaktır. Sonuçları bir yana bu siyaseten sıfırlanmak, etkisizleşmektir. Peki ya sol söylemle kendini ifade eden eylemsizlik? Milyonlarca emekçi önünüzden geçip gidecek, burjuva solunun kuyruğuna takılacak ve siz içine girmeden, ya da girmiyorsanız bir başka etkili seçenek yaratma yönünde parmağınızı kıpırdatmadan ilkelerinizin fildişi kulesinden yüksek perdeden vaazlar vereceksiniz. Sonuç? Sağcılar kuyruğa takılıp siyaseten sıfırlanıp etkisileşirken, siz solcu bir söylemle (belki de aldatıcılığı nedeniyle daha zararlı ya da en az sağcılık kadar zararlı) aynı sonuca varacaksınız: Lenin’in söylediği tastamam budur işte!

Son söz: Elli yaşında çocuk ya da ergen kalan bir insana normal gözüyle bakılmaz, bu bir patalojik bozukluk kabul edilir, tedavi yolları aranır; 50 yaşına, bir hesapla 100 yaşına giren siyasi akımlar da ergen kalamaz, bu çapta birikimsiz, donamınsız, ustalık ve beceriden uzak, kendi küçük dünyasını çekip çevirmeden ötesine ilgisiz, ilgileniyorsa kendini göstermek, reklamını yaplmak için “ilgili” olamaz. Böylesi yapılarla ezilenler “ilintilenmez” ve ne yazık ki gider Kılıçdar gibilerin peşine takılır. Toplum, gövdesine giydirilen dinci-faşist deli gömleğinin dikişlerini patlatıyor; bizler, yani sosyalist sol, tüm bünyemiz ve örgütlerimizle kendi gövdemize giydirdiğimiz ve ne yazık ki bizim “deli gömleklerimize” dönüşen dar ve kötürümleştirici ölçülerden kurtulmadığımız sürece, dikişlerini patlatan ezilenlerin önüne geçemeyiz ve belki de onlar bizi çiğneyip geçerler…