Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba

Damla ve Göze: Trakya’lı kadın savaşçılar Rojava’da – Söyleşi

Gazetemiz yazarı Nabi Kımran, Rojava’da Birleşik Özgürlük Gücü savaşçılarıyla yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz

29 Haziran 2017 Perşembe, 12:25

Umut Gazetesi – Gazetemiz yazarı Nabi Kımran Rojaya’ya gitti ve önemli bir röportaj yaptı. Röportajın kısaltılmış halini aşağıda yayınlıyoruz. Röportajın tamamını ve kısa bir video kaydını daha sonra yayınlayacağız. İki saat on dakika süren ve nehir röportaj sınırlarına yaklaşan bu önemli dokümanın ilgiyle karşılanacağını umuyoruz.
İyi okumalar.

 

Damla Metin (Bilhak Efe) ve Göze Altınöz (Aynur Ada) Rojava’da, Devrimci Komünarlar Partisi’ne bağlı Birleşik Özgürlük Güçleri saflarında savaşan iki genç kadın. Damla ve Göze olarak değil, parti isimleri olan Bilhak ve Aynur olarak anılmayı tercih ediyorlar, bu isteklerini gözettik. Damla 1993, Göze 1994 doğumlu. İkisi de üniversiteli. Damla İ.Ü Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünü 4. sınıftan terk ederek Rojava’daki savaşa katılmış, Göze de M.Ü Hukuk fakültesini. İkisi de Trakya’lı. Damla Saray’lı, Göze ise bir tarafı Ordu’lu olduğu halde kendini Trakya-Keşan’lı kabul ediyor. Rojava’da savaşa katılan Bedrettin Akdeniz, arkadaşı Damla’ya yaralı bir YPJ’li kadın savaşçının, üzerinde kan lekeleri olan pantolonunu ve saatini göndermiş. Bir süre sonra Bedrettin de toprağa düşüyor… Damla, “Bedrettin’in şehit düştüğünü öğrendiğimde gönderdiği emanetleri aldım ve Rojava’ta geçtim” diyor… Her iki genç kadın da Gezi’ye katılmış. Rojava’da kurulan ve liderleri Ulaş Bayraktaroğlu’nu kısa süre önce Rakka önlerinde yitiren Devrimci Komünarlar Partisi savaşçıları olarak tanıdık onları.
Ana akımıyla havuz medyasıyla “canavarlaştırılmaya” çalışılan bu insanların hikayelerini, Trakya’lı ve üniversiteli iki genç kadının dilinden dinlemek çok çarpıcı ve sarsıcı. Biz öyle hissettik, okuyun bakalım siz neler hisedeceksiniz?..

Nabi Kımran

 

(…)

Nabi Kımran– Az önceki soru senin için de geçerli Damla. Kendini, mücadeleni tarifler misin? Kadınlara söyleyeceklerin neler?
Damla (Bilhak)– Valahi ben buraya ilk geldiğimde de hep şöyle düşünüyordum. Diyordum ki, benim ilk komutanım annem. (…) Yani belki o daha kendi tarzıyla anlatıyor, işte oku, işte kendini ezdirme, işte ne bileyim bir erkeğin eline bakma gibi şeylerle anlatıyordu ama aslında kendince bir kadın özgürlüğü anlatıyordu. Ya da işte kendimi nasıl korumalıyım, nasıl hayatta konumlandırmalıyım, hep buna dair şeyler anlatıyordu ve bana bir çok şey öğretti. O yüzden ben hep diyordum ki mücadelemin başlangıcı annemdir. Yani annemin evde sergilediği duruştur, bize yaklaşımıdır. Şimdi annem okuyorsa kızıyordur, kızım benim yüzünden mi Rojava’ya gittin diye, ama öyle yani. Anneme müthiş bir sevgim vardır. Şimdi ben düşünüyorum mesela, yani bu hayat en çok gerçekten kadınlar için zor. Her yerde yani, her yerde böyle. Sokakta yürürken, kafasını yastığa koyarken, her yerde kadın ilk doğduğu andan itibaren direnmeye başlıyor. (…) Şimdi mesela geçirdiğimiz süreçleri düşünüyorum, biz mesela ilk işte kendi örgütümüzde, kadın örgütlemeleri gerçekleştiriyorduk ve yalnızca halk içerisinde değil, devrimci örgütler içerisinde de kadınlara yönelik ideolojik kuşatma vardır ve bunu kıra kıra ilerliyorsun. (…) Ben mesela diyordum ki kadınlar barikatta iyi direnir, neden çok iyi direnirler; çünkü zaten hep direnerek yaşıyorlar.

NK – Araya girerek bir soru sorayım. Bağları kırmakla neyi kastediyorsunuz, yani herhalde o insanlara olan sevginizi bir zincir olarak görmüyorsunuz kendinize. Yitirmediniz o sevginizi, öyle düşünmemek gerekir herhalde .

Bilhak (Damla) – Kırılması gereken şu, yani bu hayat, kapitalist sistemin insana içkinleştirmiş olduğu hayat bu bağlılıkları bir zincir olarak kullanır. (…) Mesela ben anneme diyordum ki, ben seni çok seviyorum, halen de çok seviyorum, ölene kadar bu böyle olacak. Ama şunu görmek lazım, ben onu sevdiğim için onu bir tercih yapmaya zorlamıyorum, o da beni zorlamamalı. Bu bir özgür ilişki haline dönüşmeli. Ve bazen diyorum ki, anne belki diyorsun ki başka bir hayatımız olabilirdi, ama o yaşadığımız hayat da bizim değildi aslında. Yani bu insanların yaşadığı hayatlar onların hayatları değil. Başkalarının onlara çizmiş olduğu bir hayat. Ve kendi hayatlarını, kendi gerçekliklerini, gerçekten özgürlüğün ne demek olduğunu anlayarak yaşarlarsa, o zaman gerçeği yaşamış olacaklar. Ve bu insanın devrimidir.
NK – Çelişki gibi görülse de, sevdikleriniz için sevdiklerinize hasret kalma, uzak kalma tercihini yapıyorsunuz, böyle görünüyor biraz yani. Yine onlar var bu mücadelelerin özünde, öyle anlıyorum. Çünkü insanlar için, insanların özgürleşmesi için, daha mutlu, daha eşit, daha adil bir hayat için sevdiklerinizi bırakmak zorunda kalıyorsunuz ama bu hayatı hem onlar için hem de bütün insanlık için istiyorsunuz. Böyle anlayabilir miyiz söylediklerinizi?
Bilhak (Damla) – Böyle anlayabiliriz, valla ben burda bir köye girdiğimizde, bir annenin elini öptüğümde, kendi annemin elini öpmüş gibi oluyorum. (…) Diyorsun ki o da bir anne. Ve yani benim için hiçbir farkı kalmamış oluyor aslında. Ve attığımız her adımda, ilerlediğimiz her yerde (…) sevdiklerimiz var. Onlara bu bağlar kopmuş gelebilir ama, bizim için kopmuş değil ve tüm Türkiye ve Ortadoğu halkları için bu böyle, tüm dünya halkları için böyle. Burada yada dünyanın herhangi bir yerinde, devrimcilerin attığı her adım, insanlık için atmış oldukları bir adımdır.

NK – Hukuk fakültesine başlamıştın Göze, Türkiye’de milyonlarca gencin elde etmek için sınavlara girdiği, bunalımlara düştüğü, ağır sorunlar yaşadığı bir olanağı bir bakıma, düzenin içinde bir yer tutma olanağını elinin tersiyle ittin ve buraya geldin genç bir kadın olarak. Ne demek bu? Bunu bir kaç cümle ile anlatır mısın?
Aynur (Göze) – Valla ezberimde yok ama Tezer ÖZLÜ’nün güzel bir anlatımı vardı: “Sırf sizin içinize gizlenmek için sizin gibi giyiniyorum, sizin gibi yaşamaya çalışıyorum” diye bir şey vardı. Bu bir reddediş idi aslında. (…)
Çok iyi hocalarım oldu. Şimdi hepsi soruşturma kapsamındalar.
NK – Gelsinler mi Rojava’ya? Ne diyorsunuz?
Aynur (Göze) – Valla en azından bir hukuk sistemine dair düzenleme yapabilirler. Türkiye’de bilimle uğraşan insanların buraya dair çok ciddi katkıları olacaktır. Mühendisinden, teknikerine, hukukçusuna her şeyine yani. (…) Şu anda soruşturmada olan insanların elbette ki buraya faydası olacaktır. Bugün Türkiye akademilerinin yüz akı olanlar onlardır yani. Ve onların yetiştirdiği öğrenciler sayesinde Türkiye’de belli şeyler ilerleyebiliyor. Bilim bu şekilde ilerleyebiliyor.

NK – Geziye katıldınız mı?
Bilhak (Damla) Katıldım, doğru.
NK – Nasıl etkiledi sizi Gezi?
Bilhak (Damla) -Vallahi ben ilk Gezi’ye katıldığımda o zaman Mehmet yoldaş dedi ki,
NK – Mehmet yoldaş Ulaş Bayraktaroğlu mu?
Bilhak (Damla) – Doğru. Ulaş Bayraktaroğlu. O dedi ki sen, iki arkadaş daha var, bu gece burada kalacaksınız. Ben de muhafazakar bir aileden geliyorum, dedim, yok kalmam.
Sonra neyse kalacaksın dedi. (…) Ben de iyi dedim tamam kalırım o zaman. Sonra sabahına böyle çok yoğun çatışmalar başladı. Biz de çadırların içindeyiz, benim de çadırım kilitliydi, çıkamıyorum içinden. Çadırları yakıyorlar o sırada. Sonra arkadaşlar zor bela işte bıçakla çadır yırttılar falan, öyle çıkarttılar beni oradan. Sonra bir baktım hem oradaki LGBTİ’ler, hem o benim içkici böyle şöyle dediğim insanlar baya çatışıyorlar yani. Ve orada bende bir kırılma oldu. Ufkumda gerçekten bir genişleme oldu yani ve saatlerce direndiler, ondan sonrasında da bu insanlar çok büyük şeyler yaptılar. Biz yalnızca bunun bir parçasıydık. Yine Taksim’in ilk 1 Haziran’da açılması, polisin süpürülmesi, bunda oradaki devrimci örgütlerin, başta Ulaş Bayraktaroğlu’nun çok büyük emeği vardır. Ama çoğunlukla halktır esas olarak bunun yaratıcısı. Ve o zaman gerçekten ufkum çok açıldı. Bizim de biraz Allahımız şaştı açıkçası. Çünkü devrimci örgütler de ilk kez kitlelerle bu kadar yoğun bir ilişkilenme içerisine giriyordu ve tam nasıl davranmak gerekir ve neresinden tutmak gerekir bununla ilgili biraz şüphelerimiz vardı. Çatışmaya gelince çok iyi çatışıyoruz, çok iyi savaşıyoruz, ama o bağları kurma noktasına gelince zayıflıklar yaşıyorduk. (…) Kitlelerin neler yapabileceğini gördüm ve işte o an dedim ki buraya gerçekten öncü bir örgüt lazım. Ve Birleşik Özgürlük Güçleri ve Özgürlük Gücü felsefesi bu anlamıyla geniş bir çerçeveye hitap ediyor.
NK – Burada çetin bir savaş yürütüyorsunuz. Arkadaşlarınızı kaybettiniz, yoldaşlarınızı kaybettiniz. Yakın zamanda bildiğimiz kadarıyla dört arkadaşınız Der Azza’da, arkasından Ulaş Bayraktaroğlu’nu, liderinizi Rakka yakınlarında, son olarak da Hasan- Tufan Eroğluer arkadaşınızı yitirdiniz. Bütün bunlar size neler hissettiriyor? Buradan başlayalım,ayrıca savaşın doğası üzerine konuşarak devam ederiz, buyurun.
Onlarla ilgili anlatabileceğiniz küçük anılar var mı? Bir tane olabilir. Nasıl isterseniz fark etmez, herhangi biriyle de olabilir, tercih sizin.

Aynur (Göze) – (…) İdil (Özge Bali), bir kadın yoldaşım olarak bana çok ciddi bir şey öğretti. Öldüğünde şöyle düşünmüştüm. Dedim ki, ilk mermiyi ben öğrettim ona, o bana son merminin nasıl kullanılacağını öğretti. Anılar…hangisini aslında seçip anlatsam bilemiyorum. İdil şunu söylemişti bir keresinde, “ya dedi, kendime bakıyorum da ufacık bir kadınım, size bakıyorum yapınız var, gücünüz belli oluyor dışarıdan falan, bu halk bana nasıl güvenecek.” Çok üzülmüştüm bunu duyduğumda…
NK – Ama kocaman bir yüreği varmış.
Aynur (Göze) -Tabii ki öyle. Yapamayacağı hiç bir şey yoktu. Geldiğinde silah tutamıyordu, fiziki olarak buna kuvveti yetmiyordu. Fakat irade olarak yenemeyeceği hiç bir şey yoktu. Fiziki olarak yenemeyeceği hiç bir şeyin olmayacağını da zaten iradesi ile gösterdi. Bence bir halk önderidir. Biz onu öyle taşıyacağız yani. İdil komutanı o şekilde anlatacağız. Bu halkın önderidir, Çukurova’nın kadın önderidir.

Bilhak (Damla) -Valla ben en çok Doğan’da (Muzaffer Kandemir) hissediyorum. Yani Doğan’ın şehit düştüğü gün, biz yine Rakka’da bir nokta tutuyorduk. O sabaha karşı 25 çeteyle bize saldırdılar. Çok yoğun bir çatışmaydı. Çembere alınmıştık… Belki insanlar oradan çıkamayacağımızı düşünüyorlardı. Ve biz hiç panzer gelmeden, uçak bombardıman yapmadan, onların bir çoğunu öldürmüş olduk. Çatışma yatışmaya başladığında Doğan şehit düştü. Ve Doğan şehit düşmeden önce, o kadar cesaretle hareket ediyordu ki…yani kalkıyordu, bakıyordu, müthiş bir özgüvenle ve korkusuzca hareket ediyordu. Ve o sırada şehit düştü. Ve hiç bağırdığını duymadım. Daha önce ölüm görmemiştim, yani yanı başımda biri ölmemişti, ama dedim ki daha önce de görmüş olsaydım…bir insan bu kadar huzurlu, bu kadar, yani nasıl desem ölümsüzleşirken bile korkusuzdu. Ölümsüzleşirken bile bir şeyin haklılığıyla öldüğünü gösteriyordu. Son bir nefes verdi, nefesini içene çekti bıraktı, başka hiçbir ses çıkartmadı. Sonra gözleri kapandı. Ve şimdi ben o noktanın önünden her geçtiğimde, çok uzun bir yol gidiyoruz ve dönüp bakıyorum, her geçtiğimde dönüp bakıyorum ve aklıma o geliyor. Ve diyorum ki, onun korkusuzluğu, onun cesareti, onun inancı, onun yaşama bağlılığı işte bugün bu topraklara hayat verdi. Ve bir çok orada ölümsüzleşen yoldaşımız için durum böyle. Mesela o şehit düştüğünde ben demiştim ki, içimizde yaşamayı bu kadar çok seven belki de bu kadar bağlı olan insan çok azdır. Yaşamı çok seviyordu, yaşamın her alanında çok aktifti ve yani sadece bizimle değil, halkla mesela ilişkilenmesi…yani herkes çok seviyordu. Ve mesela bir tane jeneratörcü abi vardı. Doğan’da (Muzaffer Kandemir) işçi sınıfından geldiği için jeneratörle falan ilgileniyordu. Doğan’ın şehit düştüğünü duydu hüngür hüngür ağlamaya başladı böyle. Dedi yani nasıl olur böyle bir şey yani nasıl olabilir ve yani bilemiyorum ya anlatmayı yani o anı yaşamak lazım, yani o noktanın önünden geçip gitmek lazım. Orada insanların Doğan’ın şehit düştüğü yerde nefes aldıklarını görmek lazım anlamak için.

NK – Menbiç’te bir arkadaşınızı kaybettiniz herhalde?
Aynur (Göze) – Evet. Eylem Ataş’ı kaybettik. Çok uzun sürelerdir arkadaşım, Ankara’dan arkadaşım. Ben onun kaybından sonra cepheye gittim. Orada şehir savaşı şiddetliydi. Çarpıcı olarak diyebileceğim, evlerden çok etkilendim. Çatışma açısından, yani yoğunluk başladı mı aslında her şey çok normal geliyor bir yerden sonra, dolayısıyla yani tabii ki şehir içi tam bir kaos, Kürtçe bilmemek ciddi bir dert, bunların hepsini hesap ederek aslında elbet bir sürü çarpıcı anı var savaşın kendisine dair fakat, evlerden biraz bahsedeyim ben. Normalde hep köylere giriyorduk ve köy evleri açıkçası burada Türkiye’deki köy evlerinden farklı yani. Kürdistan köyleri ile benzer yanları var. Fakat kerpiç evler benim çocukluğumdan beri bilmediğim bir şey ve ister istemez yabancılaşıyorsun bir yerden sonra. Savaş alanı olarak bir gece kalıyorsun, kaldığın yeri bilmiyorsun, yattığın yeri bilmiyorsun. Böyle durumlar oluyor. Sadece dürbünden gördüğün kadarını biliyorsun ya da. Menbiç’te durum farklıydı. Apartmanlar vardı, eşyalar Türkiye’deki eşyalara benziyordu. Apartmanlar Türkiye’deki apartmanlara benziyordu. Valla babamın evinde çatışıyormuş gibi hissettim Menbiç’te. Kadınlar tatile gider gibi toplamışlar eşyalarını bir odaya koymuşlar, üstlerini çarşaflarla kapatmışlar, koltuklar, ocaklar, şeyler tam bir şehir yani. Türkiye’ye benziyor sokaklar vs’ler. O inşaat durumu zaten Türkiye’de aynısı. Her yerde inşaat vardı. Çok etkilenmiştim. Türkiye’deki savaş gözümde birden canlandı.
NK – Nasıl Bir şey olabileceği mi?
Aynur (Göze) – Nasıl bir şey, yıkımın ne kadar büyük olabileceği, bunları düşündüm. Tarihe eserlere zarar vermeden nasıl savaşabiliriz. Güzel şeyleri yıkmadan, estetiği bozmadan, fakat estetik olmayan her şeyi de yerle bir ederek, nasıl savaşılabilir? Betonlara karşı nasıl savaş açılabilir? Bunlar geldi aklıma. Estetik kaygısı çok öne çıkmıştı Menbiç’te bende. Eşyalara kesinlikle yaklaşımım tamamen değişmişti. Evi toplayıp gitmek istedim savaş bittiğinde. Hakikaten yani elimde imkan olsaydı, bütün apartmanı silip süpürüp öyle çıkacaktım. İçime yediremedim. Misafir gibi hissetim kendimi orada bir açıdan. Bir ay sonra gittik, Doğan’ı cepheye bırakıyorduk, baktık gene aynı kadınlar saksıları koymuşlar, fesleğenleri yetiştirmeye başlamışlar, çiçekleri balkonlara dizmişler, bizim açtığımız mevzi deliklerini de bir şekilde kapatmışlar. Çamaşırlar asılmış, normale dönmüş.
NK – Hayat normale dönmüş yani.
Aynur (Göze) – Hayat normale dönmüş. Hayat başlamış, hayat bitmişti. Valla artık kusurumuza bakmasınlar yani biraz çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz. Fakat düşünüyordum yani, yerlerdeki fotoğrafları gördüğümde, örneğin işte rejimin askerliğini yapmışlar, yahut işte nasıl diyeyim, Hrıstiyan olanlar var ya da işte belli bir yaşam tarzı, seküler bir yaşam tarzı benimsemişler falan, DAİŞ’in onlara neler yaptığını… bütün fotoğraflara baktım baktım… Bu insana DAİŞ ne yapmış olabilir diye. Ve böyle bir fotoğraf veren bir insan işte, düğün fotoğraflarından piknik fotoğraflarına kadar, neler yapmış olabilir, ne zulüm çekmiş olabilir, kendisiyle karşı karşıya gelmeden, fotoğraftan görebiliyorsun, ne yaşamış olabilir tahmin edebiliyorsun. Müthiş bir acı oluyordu, yani insanın yüreği burkuluyordu. Bırakmışlar gitmişler her şeylerini… Savaş, savaşmayan için çok zor şey gerçekten, yani o savaştan, kendisini, yaşadığı yeri, çocuklarını, ailelerini korumak için oraları terk etmek zorunda kalanlar, fakat özgürleştiği gibi tekrardan oraya tutunanlar için gerçekten zor bir şey. Tutunmak isteyerek gidenler için, yani dönmek üzere gidenler için çok zor bir şey.
NK – Ama herhalde fesleğenleri görmek, kurtulduktan sonra Menbiç’e dönüp saksılarda, balkonlarda…
Aynur (Göze) -Valla çok rahatlattı. Bir tanesini de tanıdım zaten, fotoğrafta gördüğüm birini.
NK – Öyle mi?
Aynur (Göze) – Aynen. Öyle bir şey oldu, güzel bir histi. Hakikaten yani bizim yaptığımız şeyde bozmadan şey yapabilmişiz. Çete böyle yaklaşmıyor biliyoruz yani.
NK – Bu özgürlük savaşının sonunda, balkonda fesleğenlerle karşılaşmak çok güzel bir şey olmalı
Aynur (Göze) Tabi çok güzel bir şey. Keşke bizim de fesleğenimiz olsa…
NK – Bir gün bizim balkonlarımızda da, özgür bir ülkenin balkonlarında da fesleğenler güzel kokularıyla karşılasın insanlarımızı.

Bilhak (Damla) – Enternasyonal Tugayın bana öğrettiği çok şey oldu. Türkiye devrimci hareketinin bu bölük pörçük yapılanması ya da işte sürekli ayrışmaların yaşandığı bir yerde böyle bir birliğin olması, bana çok şey öğretti yani.
NK – Enternasyonal birlik dediniz değil mi
Bilhak (Damla) – Doğru.
NK -Kimlerden oluşuyor
Bilhak (Damla) – MLKP, TİKKO ve Yurt dışı örgütlenmelerinden gelen arkadaşlardan ve Birleşik Özgürlük Güçleri.
NK – Ve dünyadan katılan Enternasyonalist savaşçılardan. Ortak bir komuta altında savaşıyorsunuz
Bilhak (Damla) – Doğru. Ve aslında çok farklı program ve tüzükleri yok ama işte, belli farklılıkları olan ya da işte dünyadan farklı farklı insanlara birlikte savaşma olanağı yaratmış olan bu tabur, gerçekten çok fazla şey öğretti bana. Ve işte bu devrimcilerin yıllarca attığı yaşasın devrimci dayanışma gibi sloganların aslında burada hayat bulduğunu görmüş oldum. En çok da biz bundan üç-dört ay önce tuttuğumuz nokta sürekli saldırıya açık bir nokta olduğu için, saldırıyla karşı karşıya geliyorduk ve çok büyük saldırılar oluyordu. Böyle bir başladı mı 18-19 saat süren çatışmalar oluyordu. Üstümüze doğru sürekli kendini patlatmak için koşan çeteler görüyorduk ama bizim için artık o kadar doğallaşmıştı, o kadar birlik olmuştuk ki, yani beraber bir şeyler yapabileceğimizi, beraber zafer kazanabileceğimizi gördük. Mesela Doğan (Muzaffer Kandemir) şehit düştüğü sırada, iki MLKP’li arkadaş hemen onun yanına koştular, ikisi de o anda mevzisini bıraktılar, çatışma devam ediyordu bırakıp koştular yani. Doğan’ın mevzisi suikast alan bir yerdeydi, ama buna rağmen geldiler, işte orda Doğan’a saatlerce kalp mesajı yaptılar, uğraştılar ve ben onların o yalvarmalarını gördüm… ”Ölme, ne olur ölme ölme oğlum”, sürekli böyle şeyler söylediler. Ben en son arkadaşları mevzilerine geri gönderdim, dedim yani artık geçin, çatışma da devam ediyor ve o zaman arkadaşlardan bir tanesi baktım çantasından bir şeyler arıyordu, dedim artık yapabilecek bir şeyimiz kalmadı yani, dedi ki yani ben bir daha denemek istiyorum. Ve tekrardan koştu ve tekrardan elinden gelen herşeyi yaptı. Ne kadar artık sağlık bilgisi varsa yani. Sonra yani o arkadaşların yüzlerindeki hüznü gördüm, aslında dedim ki MLKP, TİKKO, BÖG ya da herhangi bir örgüt, yani aslında bunlara belki de hiç gerek yok, belki de yani tek bir kızıl bayrak altında birleşsek, biz bunu yapabiliriz yani daha iyi yapabiliriz. Ve Enternasyonal tabur bana en çok bunu öğretti. Dedim ki, birlik olursak eğer, gerçekten bu sınırlar kalkar.
NK – Birlik olmuşsunuz zaten.
Bilhak (Damla) – Zaten birlik olduk.
NK – Bundan daha çarpıcı bir şey olabilir mi?
Bilhak (Damla) – Ama yani, hem Türkiye devrimi için, hem Ortadoğu devrimi için yani tam bir organik birlik, belki şu anda zor gibi görünüyor ama ben orada yapılabileceğini gördüm. Böyle bir şey gerçekleştiğinde gerçekten ne kadar büyük şeyler başarabildiğimizi ve ne kadar düşman güçlü saldırsa da oradan zaferle çıkabileceğimizi gördüm. Orada gerçek kardeşleşmeyi gördüm. Gerçek yoldaşlaşmayı gördüm.
NK – Bu kadar kısa bir anlatıda, kısacık bir anda devrimci hareketi 30, 40, 50 yıldır bir ülkede paramparça eden grupçuluk illetinin, grupçuluk duvarlarının nasıl yerle bir edildiğini, Doğan’a masaj yapan iki yoldaşın şahsında…inanılmaz bir çarpıcılık… Manifesto budur işte! Bu kısa andır, bu kısa anın duygusudur, gerisi, hepsi boştur. Umarım bu anlattıklarınız üzerine Türkiye’li bütün devrimciler düşünürler…
NK – Peki Enternasyonel taburda hangi uluslardan devrimcilerle karşılaştınız, kısaca aktarsanız.

Bilhak (Damla) – Vallahi çok farklı farklı yerlerden arkadaşlar bizimle savaşmaya geliyorlar. O No Pasaran marşının başlangıç yerinde diyor ya hani, saçı traşlı Almanlar, inatçı komunistler, Ukraynalılar, Yunanlılar gerçekten tam öyle bir hal var. Hatta bize sürekli saldırı olan noktanın duvarına İngiliz arkadaşlardan biri kocaman bir No Pasaran yazmıştı. Her yerden gözüküyor o No Pasaran yazası. Hatta bazen Amerikalılar geliyorlar, bakmışlar No Pasaran yazıyor, böyle şaşırmışlar falan. Yani İngiliz’ler var, Alman’lar geliyor, Brezilya’lılar, işte İspanyol’lar, Amerika’lılar geliyor, Hindistanlılar var. Yani gerçekten o kadar çok yerden arkadaş geliyor ki…

NK – Dünya burada diyorsunuz yani.

Bilhak (Damla) – Dünya gerçekten burada. Dünyanın kalbi burada atıyor. Ve benim bu devrimi belki de işte bu kadar kendi devrimimiz olarak görmemdeki en büyük etken bu yani. Diyorum ki bu insanlar hakikaten bizimle ölmeye, bizimle savaşmaya gelmişler. Yani diyor ya şiirde de, ”’dil sorunları yoktu onların dünyayı yaratan ellerinden tanırlardı birbirlerini, No Pasaran sır değildi, hangi dilde olursa olsun anlarlardı hücum komutunu”. Ben mesele çok az dil biliyorum, çok az Kürtçe biliyorum, Arapça hiç bilmiyorum ama hiç zorlanmadım bugüne kadar. Herhangi bir çatışmada, herhangi bir ilerleyişte hiç zorlandığım olmadı, gerçekten onların hiç dil sorunu yok. Gerçekten o taburda müthiş bir hava var, bunu yaşamak lazım…

 

NK – Rojava topraklarında Türkiye’li genç kadın gerillaların, savaşçıların dolaşması, hayat tarzı farklı, kültürü farklı uzun saçlı anarşistlerin dolaşması, bu toprakları nasıl etkiliyor? Yani sizin buradaki varlığınız burayı nasıl etkiliyor?
Aynur (Göze) -Valla kendimizden küçük kadınların 3-4 küçük çocuk sahibi olduğuna şahit oldum; bizi onlar da garipsiyorlar, biz de garipsiyoruz açıkçası, soruyorlar, “evli misin yok, anne babanı arıyor musun, görüşüyor musun, yok”, şaşırıyor mesela. Ama hiç böyle şey tepkileri yok yani. İçten içe özendiklerini görüyoruz. Selam verişlerinden, bakışlarından belli. Hakeza bizim yanımızda eşlerine, yahut evdeki, hanedeki diğer erkeklere karşı duruşları da değişiyor. Bizim yanımızda kendilerini daha özgür hissediyorlar. Yani yan yana oturuyoruz, konuşuyoruz ortamda erkek olup olmaması fark etmiyor, erkekler de çekiniyorlar zaten olduğumuz ortamda. Muhakkak ki kadınların olması bizim için önemli, onlarla sohbet etmek önemli, dil bilmesek bile. Ortak bir dilimiz var kadınlarla, kesinlikle var. Bizden büyükler bize annelik ediyorlar gerçekten, öyle sahipleniyorlar yani. Şehit annelerinin de dışında, mesela burada çok fazla şehit annesi var, onlardan kurtulamıyoruz. Gelip gidip öpüyorlar, sarılıyorlar bizimle bir hasret gideriyorlar… Bu işin bir boyutu. Onun dışında her köylü kadın, özellikle bizim bir Meryem anamız var, o diyor ben sizin annenizim, biz diyoruz ona sen bizim hem annemizsin hem komutanımızsın. Yani biz de aslında onlarla bir kez daha, gerçekten kadın olmanın bütün dünyada ortaklaşan yönlerini anlıyoruz. Çok daha kolay ve rahat anlaşabiliyoruz onlarla.
NK – Onların hayatlarında büyük sarsıntılar olmalı sizi yanlarında görmeleri, hem savaşçı kadınlar olarak hem hiç bir şey beklemeden gelip onların özgürlüğü için savaşan gencecik insanlar olarak sizleri görmeleri. Eminim çok ciddi bir sarsıntıdır onların hayatlarında. Bunun herhalde muhtemelen gelecekte de etkileri olacaktır. Siz ne dersiniz bu konuda?
Aynur (Göze) – Onlar Türkiye’yi ırgatlıktan tanıyorlar. Çoğu göçmen işçilik yapmış, özellikle Çukurova bölgesinde çalışmışlar. Bildikleri Türkiye İstanbul, Mersin, Tarsus, bu. Türkiye deyince ilk akıllarına gelen şeyler bunlar. Biliyoruz oraları deyince, başka bir şey hissediyorlar, yani bu son savaş sürecinde hayatlarımız ortaklaşmış… Bir kısmı Türkiye’de kalmış savaş sebebiyle vs. Türkiye’yi seviyorlar, güzel buluyorlar ve bizi de o güzel yerin güzel insanları olarak gördüklerini fark ediyoruz. Türkiye’yi bilmeleri… Türkiye’deki Suriyelileri düşününce bizde bir mahcubiyet yaratıyor yani, Türkiye’li olmak ağırlığını taşıtıyor açıkçası. Çünkü oralarda ne koşullarda yaşadıklarını…tabi ki kendi memleketlerindeki gibi yaşamadılar, göçmen işçi olarak gidenlerin ne koşullarda çalıştıklarını az buçuk tahmin edebiliyorum. Buna rağmen sevebiliyorlar, bir ülke olarak seviyorlar. Ve kendi ülkelerini anlatırken, aslında bize de Türkiye’den bahsederek anlatıyorlar. En az Suriye’de o kadar güzeldi. Burası da o kadar güzeldi savaştan önce, burası da çok sevilecek bir yer, burası bizim memleketimiz diye bahsediyorlar. Şaşırıyorlar şaşırmasına fakat gerçekten kanıksamışlar yani artık farkındalar bir şeyin, özellikle Arap kadınlarında çok ciddi bir değişim var, yani orada silahlı mücadeleye katılımın savunma güçlerine katılımın…savaş cephelerinde onların önü hem niceliksel olarak açılmış, hem nitel anlamda Arap kadınlarında çok ciddi bir sıçrama var.
NK – Katılıyorlar mı?
Aynur (Göze) – Katılıyorlar. Ciddi anlamda katılıyorlar yani. Yalnızca dönemsel olarak değil, her yerinde toplumsal alanda, siyasal alanda, askeri alanda gönüllü ve sonuna kadar mücadeleyi esas alan bir şekilde katılıyorlar. Bunu yapıyorlar, katılmayanları da yüreklendirmeye çalışıyorlar her alanda, yani sonuçta devrimin öznesi olmayı başarmışlar. Kendi emeklerinin sonucudur, elbette ki bir perspektifin sonucudur, ama kendi emeklerinin de bunda çok ciddi payı var. Burada da DAİŞ püskürtüldüyse kadınların bundaki payı çok ciddidir yani. Nasıl savaştığımızın farkında olduklarını düşünüyorum, hiç şöyle bir şey almadık, zor olmuyor mu cephe? Hiç böyle bir şey almadık. En şeyi yani hep dua ettiler arkamızdan, başka bir düşünce taşımadılar.

NK – Aynı soru sizin için geçerli Damla. Biraz da şöyle bir ek yapalım, yani hem bu soru olsun hem de bu devrim süreci Rojava topraklarında, tanık olduğunuz parçada ne gibi bir alt üst oluş yarattı? Hayatlarında ne değişti? Yani devrim ne demek? Bu insanlar için savaş ne demek? Hayatlarında ne değişti? İkisine birden cevap verebilirsen iyi olur. Örneğin bir kardeşleşme var mı Kürt ve Arap halkları arasında? Süryaniler var, Hrıstiyanlar var yani bütün bunları da içerecek şekilde cevaplarsanız.
Bilhak (Damla) -Yani Esat burdayken de bir kardeşleşme yoktu diyemeyiz. Zaten çok uzun zamandır Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani halkları burada kardeşçe bir yaşamın parçasıydılar. Mesela burada halkla konuştuğumuz zaman gerçek bir hikaye anlatmışlardı. Çok etkilenmiştim, şu an bulunduğumuz köyde Dürzi bir aile var.
NK – Bu karargahın bulunduğu köyde mi.?
Bilhak (Damla) – Doğru. Daiş geldiği zaman Daiş’in istihbaratı bu ailenin Dürzi olduğunu söylüyor. Ve o zaman Daiş gidiyor kızlarını alacak yani, işte savaş ganimeti olacaklar, aileyi de öldürecek. Sonra buradaki Arap aileler birleşiyorlar, gidiyorlar diyorlar, “bunlar müslüman oldu”.
NK – Vay be!
Bilhak (Damla) – Dürzi değiller diyorlar ve kızlarını alıyorlar, aileyi de sahipleniyorlar, diyorlar bunlar müslüman, bir şey yapmayın ve izin vermiyorlar yani böyle bir şey yapmalarına, sonra gidiyorlar.
NK – Çok çarpıcı evet.
Bilhak (Damla) – Bu hikaye gerçekten beni çok etkilemişti yani. Dedim, “vay be bu insanlar, aslında hiç bir şeye de cesaret edemiyor değillermiş yani, gerçekten birbirlerine sahip çıkmışlar burada”. Yine durum kadınlar için de böyle, yani tamam Esat zamanında da belli eşitsizlikler, belli adaletsizlikler yaşanıyor. Özellikle Kürt’ler açısından. Kimliğini tanımıyorlar, hiç birinin kimliği yok, evler bile, Kürt’ler iki katlı ev yapamıyor yani. Böyle bir durum var, tek katlı ev yapmak zorundalar, müthiş bir ayrımcılık var, müthiş kimliksizlik var. Ama Daiş geldikten sonra, kadınlar için özellikle durum biraz daha değişiyor. Buna hayat denilemez yani. Buna yaşamak da denilemez, sadece nefes alıp vermek denilebilir. Mesela kadınlar yalnızca evden çıkamıyor değil, yalnızca bir görüntü meselesi değil, kadının sesinin dışarı çıkması bile yasak!
NK -Daiş döneminde.
Bilhak (Damla) – Doğru. Yani eşine seslenemez. Sesi başka bir erkek tarafından duyulamaz. Mesela kadınlar evi süpürüyor, erkek çöpü dışarıya gidip atıyor.
NK – Hapishane, hiç çıkamıyorlar yani?
Bilhak (Damla) – Hapishane. Zaten evlerinin yapılışı da böyle. Duvarlar var, kadının işte o duvarlar içerisinde hareket edebileceği kadar bir alan var. Ve gerçekten buna yaşamak denilemez. Ve biz buraya geldiğimizde tüm farklılığımıza rağmen, ki bence o kadar büyük farklılıklarımız da yok, yani kültürel olarak bazı aile yapılarımız birbirine çok benziyor. Ama her şeye rağmen hiç dillerini anlamamamıza rağmen, tüm farklılıklarımıza rağmen bu halk bizi bağrına bastı. Çünkü tutsaklığı gördü ve özgürlüğün ne olduğunu anladı. Onun değerini anlamış oldu. Ya bu tam manasıyla gerçekten çok değerli. Mesela ben taburda şoförlük yapıyorum. Karargahta da yaptığım oluyordu. Mesela biraz da küçük gösteriyorum, belki o yüzden de garipsiyorlar. İşte bir kadının araba kullanması ya da işte bir kadının böyle özgürce dolaşabiliyor olması, gerçekten onlar için çok garipsenebilecek bir durum. Çok uzun uzun bakıyorlar böyle olduğu zaman. Yani o zaman anlıyorum farklı algıladıklarını ve bence bunu yapmayı çok istiyorlardır. Motosiklet kullanan bir kadın görmüştüm, çok mutlu olmuştum o zaman… Müthiş bir his ya. Şimdi bakıyorum, geri dönüp baktığım zaman o yaşadıkları süreçleri anlatıyorlar. Şimdiki sürece bakıyorum, gerçekten çok büyük değişim var. Ve gerçekten burada yerellerden, zaten Türkiye’den geliyor işte, Bakur Kürdistan’dan geliyor, Rojhilat’tan geliyor ya da işte başka başka alanlardan kadınlar geliyorlar, katılıyorlar; ama buradaki kadınların YPJ’ye katılması aslında çok farklı bir anlam kazandırıyor; bu kadınlar yalnızca Daiş’e karşı savaşmak için katılmıyorlar. Aynı zamanda o aile içerisinde yaşamış oldukları ezilmişliği atmak için de yani, o boyunduruk durumundan kalkmak için de bunun içerisine (YPJ’ye) katılıyorlar.
NK – Bir özgürleşme biçimi oluyor onlar için.
Bilhak (Damla) – Doğru. Burada mesela ailesi onu zorla evlendirmek istiyorsa,
bir kurtuluş olarak da, kendi kurtuluşunu gerçekleştirmek için de oraya katılıyor. Ya da ailesi onu başka bir yaşama zorluyorsa, bundan kurtulmak için de oraya katılıyor. Bu anlamıyla YPJ yalnızca Arap, Kürt ya da Ortadoğu’daki kadınlar için değil, tüm dünyada oldukça çarpıcı etkisi olan bir örgüte dönüşmüş oldu. Yani kadınların neler yapabileceğini, nasıl özgürleşebileceğini göstermiş oldu.
NK – Ortadoğu’daki bu kadar kaotik durumda ve her bir aktörün bir diğerinden daha gerici, daha faşist, daha despotik, daha erkek egemen olduğu bir tabloda, halkların birbirini boğazladığı bir tabloda, anlattığınız şeyler çok çarpıcı gerçekten. Bir kere halklar arasındaki düşmanlaştırma bariyerleri yıkılmış, Arap’lar Dürzi aileye sahip çıkıyor, Kürt’lerle Hrıstiyanlar, Müslümanlarla Hrıstiyanlar, şii’lerle sunniler ortak bir özgürlük gücü içerisinde, ortak bir kaderi beraber örüyorlar, beraber kurtuluş kavgası yürütüyorlar. Demokratik bir katılımın yolu var, kadın kesinlikle daha önceki anlattığınız tabloda evde sesi bile duyulamayan kadın, kendi kaderini eline almış bir özgürlük gücü savaşçısı olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlattığınız aslında halklar arasında eşitlik ve özgürlük, kadının özgürleşmesi, demokratik yönetim bakımından çok çarpıcı. Yani Ortadoğu’yu kana bulayan bütün sistemlerin karşısında Rojava’da yaşanan bir özgürleşme, bir demokratik yönetim bakımından çok çarpıcı.(…) Bunu teori katına çıkardığınız zaman, program katına çıkardığınız zaman, aslında yaşamda bu program karşılık buluyor. (…) Herhalde bu, Ortadoğu’daki kanlı girdaba çözüm olabilecek bir şey olabilir.
Bilhak (Damla) – Ünlü bir söz var ya, yani iktidarları ortadan kaldırın, halklar zaten kardeşçe yaşarlar. Bizim programlarımız aslında bu hayatın içerisinden çıkıyor. Bunu görmek lazım. Diyorum ya ben işte o aile anlattığı zaman sınırları aslında yok. Ortadoğu içinse sınırlar gerçekten yok. Yani hangi ülke hangi sınıra kaç tane askerini koyarsa koysun, bu insanlar o ülkelere canı pahasına geçmeyi başarıyorlar. Botlarla geçiyorlar sınırdan, ölme ihtimaline karşı geçiyorlar, bi şekilde geçiyorlar bunun önünü hiç kimse alamıyor. Tüm dünya alamıyor, bu yüzden mülteciler hakkında yasalar var vs. Buna mecbur kalmışlar, yani bu halkaları bu sınırsızlığa bi şekilde bu ülkelerin bu iktidarları mahkum etmişler. Ve o anlattıkları hayat Türk, Kürt, Arap aynıdır, sınırlar inşallah kalkar demeleri… Diyorum ya komünizm diye bir şey duymamış olabilir, kafasında, özünde bunu yaşıyor.

 

NK – Özlemini duyuyor bunun.
Bilhak (Damla) – Gerçekten öyle. Yani bizim o kafamızda çok büyüttüğümüz, bu iş nasıl olacak, işte bilmem şu örgütü kuralım bu örgütü kuralım, şöyle böyle dediğimiz şey insanların içerisinde var zaten. İnsanlar bunu hissediyorlar, bunu yaşıyorlar. Yani bu gerçekliği görmek lazım, bu gerçeklikten beslenmek lazım. Bizim hayatımızı kuracak olan şey işte bu insanların ta kendisidir. Asıl özneler, asıl öncüler bu insanlar. Ben mesela hep diyorum ki, bizim devrimimizin gerçek önderleri, gerçek özneleri şu anda bir yerlerde saklanmış gizleniyorlar. Ve bizim onları bulmamız lazım. Onları bulduğumuz zaman, onlar esas bu hareketin yürütücüleri olduğu zaman, mesela Mehmet yoldaş hep şey diyordu Gerilla Özgürlük Gücünde, “devrimci maddeyi bulmamız lazım” diyordu. Gerçekten öyle, devrimci madde bu insanlar. Ve onlarla ne kadar bütünleşebilirsek, ne kadar bir araya gelebilirsek, oradan gerçekten bir zafer çıkabilir.
(…)
NK – (…) Dört arkadaşınızı Dar Azza’da kaybettiniz. Açıklamalardan anlıyoruz ki bu Türkiye’ye yönelik bir yürüyüştü. Ve sonuçta buradaki savaş bitecek. Türkiye’ye yönelik düşünceleriniz, yönelimleriniz nedir, genel çerçevede ne söylemek isterseniz bu konuda?

Bilhak (Damla) – (…) Yani onların gerçekleştirmek istedikleri ne varsa, ne kadar hayalleri varsa bunların hepsini gerçekleştireceğiz. Ve ben inanıyorum ki biz bir gün o topraklara giriş yaptığımızda, Doğan’ın bir tane fotoğrafı var traktör üzerinde ailesiyle…

NK – Muzaffer Kandemir.
Bilhak (Damla) – Evet, Doğan Kırefe. Traktörün üzerinde bir fotoğrafı var ailesi ile ve biz o topraklara (Türkiye’ye) girdiğimizde hep öyle hayal ediyorum yani, onun traktör üzerinde o gülen yüzüyle oraya geleceğini düşünüyorum. Hep bunu hayal ediyorum. Ve tüm ölümsüzleşenler o gün orada olacaklar ve bizim tüm inancımız buna yönelik. Bize güç veren şey bu aslında, güç veren onların direnişleri, güç veren son anları, söyledikleri sözler. Ya mesela benim bir defterim var. 22 kasımdan beri tutuyorum. 22 kasım 2016’dan beri. Ve o zamandan bu zamana bu karargahtan geçmiş ya da Enternasyonel taburdan geçmiş bütün yoldaşların isimleri var. Aldıkları görevler, toplantılarda söyledikleri öneriler, okudukları kitaplar. O defter bitti Rakka hamlesinin başlangıçında ve dönüp bakıyorum ve koca bir tarih görüyorum. Arkadaşların söyledikleri, yaptıkları şeylere bakıyorum, diyorum ki kesinlikle çok büyük devrim olacak ve çok büyük bir maneviyatı olacak devrimin. Çünkü o kadar güzel şeyler söylemişler ve o kadar güzel şeyler yapmışlar ki… Gerilla Özgürlük Gücünde Mehmet yoldaş (Ulaş Bayraktaroğlu) bunun üstüne özellikle basa basa söylemişti. Yani hareketin hem neferi hem komutanı olmak. Gerçekten tüm yoldaşlar böyle olacak. Ve ölümsüzleşen yoldaşların onlara verdiği güçle böyle olacaklar. Çünkü onlar hem bir komutan gibi hem bir nefer gibi ölümsüzleştiler. Zafer işte onların bedenleri üzerinden yükseliyor. Ve mutlaka biz kazanacağız. Onlar bizim teminatımızdır, halkımıza sözümüzdür.

NK – Bu güzel söyleşi için ikinize de çok teşekkür ediyorum.