Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba
07 Temmuz 2017 Cuma, 13:11
Barbaros Yılmaz
Barbaros Yılmaz barbarosyilmaz@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Katar krizi ve olası gelişmeler

Bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan öncülüğünde Mısır, Yemen, Libya, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Maldivler olmak üzere yedi devlet, teröre destek verdiği gerekçesiyle, Katar’a bir dizi yaptırım uygulama kararı aldı. Bu karar da ABD başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan’ı ziyareti sonrasında alındı. ABD başkanının Suudi Arabistan’ı ziyaretinde öne çıkan en önemli husus ABD ve Suudlar arasındaki 110 milyar dolarlık askeri ticaret anlaşması olmuştu. ABD başkanı aynı zamanda bu ziyaretinde Suudi Araplara özgü savaş dansı olan kılıç dansı ile karşılanmıştı. Gerek bu antlaşma, gerekse sembolik anlam taşıyan gösteri, bir nevi devamında gelişecek durumların da habercisi oldu. Nitekim çok kısa bir süre sonrasında, Katar’a yönelik bu yaptırım kararı ortaya çıktı.

Katar’a yönelik alınan kararın, Katar’ın teröre destek verdiği gerekçesi ile alınmış olması, bu yaptırımların devamının gelebileceğini de işaret etmiş oldu. Zira batılı güçlerin, özellikle de ABD’nin desteklemiş olduğu böylesi bir iddianın ne şekilde sonuçlanabileceği, Libya, Mısır, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Afganistan vd. yerlerdeki tecrübelerden, açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu ülkelerin tamamında dış müdahale ve işgal, teröre destek verildiği iddiası öne sürülerek yapılmıştır. Peki bugüne kadar körfez ülkeleri olarak nitelendirilen Suud öncülüğündeki devletler ve bunlara hamilik eden ABD ile Katar arasındaki bu düzeydeki çelişki ne şekilde ortaya çıkmıştır?

Bu noktada söylenecek birçok şey olmakla beraber, iki temel çelişkiden bahsetmek meselenin anlaşılması için yeterli olabilecektir.

Birinci olarak; Ortadoğu’yu ve çevresini dizayn etmek isteyen ABD öncülüğünde Batı Kapitalist Sistemi, kendi denetimindeki ilişki ve ittifaklarının, kontrol dışında hiçbir güçle ilişki ve ittifak geliştirmesini istememektedir. Zira Katar şuan, içsavaş/savaş halinde olan Libya, Mısır, Filistin, Suriye, Irak, Yemen, Afganistan vd. yerlerin tamamında, Batının kontrolü dışına çıkan veya çıkmakta olan güçlerle, ekonomik ve siyasi ilişkilerini bir destek mahiyetinde sürdürmeye devam etmektedir. Bu güçlerden en belirgin olanları Müslüman Kardeşler, Hamas, DAEŞ, Ahrar-u Şam, Nusra Cephesi, El Kaide ve Taliban güçleridir.

İkinci önemli husus da; İran Şiiliğinin Tahran’dan Bağdat-Şam-Beyrut hattında, kara hakimiyetine sahip olacak şekilde yayıldığı, Bahreyn, Yemen vd. körfez ülkelerine nüfuz edebilecek şekilde mevziler oluşturduğu, Humeyni Devriminden sonraki en güçlü dönemini yaşadığı, bu nedenle İran’a yönelik geliştirilebilecek müdahale veya sınırlama için, hamleye hazırlık ve cepheyi sıkılaştırma gerektiği gerekçesidir. Her iki gerekçe de, bugün bölgenin dizaynında çok önemli bir zemin oluşturmaktadır. Nitekim Katar’a yaptırım kararından öncesinde şekillenen Riyad Paktı ve yaptırım kararından sonra, Tahran’da meclis binasına ve Humeyni türbesine saldırılmış olması, yine bu iki gerekçe ile ilgisi değerlendirilmelidir.

Ne yazık ki gerek Türkiye’de gerek Ortadoğu ve dünyada, siyaset anlayışlarla, yapılarla, sistemlerle değil de, magazinel bir şekilde kişiler üzerinden yanlış ve eksik olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda, Erdoğan, Putin, Trump vd. önemli örnekler oluşturmaktadır. Şüphesiz kişilerin önemi vardır, ancak kişilerin öne çıkmasını kolaylaştıran veya insiyatifli olmalarını sağlayan ise, yapılar ve sistemlerdir. Bu hususu şunun için belirtmekte fayda vardır; Şöyle ki ABD devlet başkanının konuşmaları, sözleri, davranışları temsil ettiği yapının fazlası ile önüne geçerek, gerçekliği gölgeleyen bir etki oluşturmaktadır. Donald Trump, ABD Devlet Başkanlığını Cumhuriyetçileri temsilen Demokratlara karşı kazanmıştır. Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki en önemli fark da, özellikle Ortadoğu coğrafyasına yönelik politikada, birisi diğerine nazaran görece daha koordine edici bir politikayı temsil ederken, diğeri de yine görece daha açık operasyonel, müdahaleci bir politikayı tercih etmektedir. Bu açıdan Trump’ın önceki cumhuriyetçiler Baba-oğul Bush gibi, Reagan gibi coğrafyamızda daha açık ve daha sert savaşları uygulayacak bir politikanın temsilcisi olacağını öngörmek zor olmasa gerekir. Bu açıdan Küresel Kapitalist Sistemin hegemon gücü olan ABD’de yaşanan politik değişimin, Küresel Kapitalist Sistem Krizinin en sert, bir nevi uzun vadeye yayılmış dünya savaşı şeklinde yaşandığı Ortadoğu coğrafyasına etkisi, öncekilerin benzeri, ancak bu döneme özgü daha sert ve yıkıcı olacağı kesindir.

İran uygarlığı ve Şiiliği etki sahası itibari ile muhtemelen, tarihteki güçlü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Batı Kapitalist ulus-devlet sistemi ile şekillendirilmiş bu coğrafyada, kendisinin de Şah öncülüğünde İngiliz etkisi ile şekillendirildiği bir konjonktürde, 1978 yılında, Humeyni Devrimi ile ideolojik ve kültürel olarak batı ile kırılmasını yaşamıştır. Ve çok kısa sürede, batı açısından bir karakol üs olarak mevzilendirilmiş İsrail’e karşı en büyük güç haline gelmiştir. Batının buna cevabı da, önce başta Mısır ve Türkiye olmak üzere, hızla darbeler veya başka şekillerde bölgeyi dizayn edip, Irak’ı İran’ın üzerine saldırtmak olmuştur. Nitekim o tarihten bu zamana, bölgesel savaş veya kaos hiç eksik olmamıştır. Ve esasında, tarihsel bir mezhep çelişkisi olan Şiilik-Sunnilik çelişkisi, bugün neredeyse, Filistin haricinde, Ortadoğu’nun tamamında dolaylı olarak, İsrail ve İran çelişkisinin veya nüfuz savaşlarının yansıması haline gelmeye başlamaktadır. Mezhep çatışmalarının yaşanmadığı veya sınırlı yaşandığı devletlerde ise rejimler bu çatışmalarda veya batıya karşı aldıkları pozisyona göre değerlendirilip, ayrıca uygulamaya tabi tutulmaktadır.

Bugün çokça dillendirilen Şii hilali ayrı bir değerlendirme konusu olmakla beraber, Tahran’ın Bağdat, Şam ve Beyrut üzerinden, siyasi nüfuzunun yanı sıra, askeri olarak da kara hakimiyeti kazanmış olması, Tahran’ı doğrudan İsrail ile komşu haline getirmiştir. İran’ın Şii egemenlik alanını genişleterek oluşturduğu Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattı belli bir karasal hakimiyet alanına kavuşmuşken, bunun üzerine, Suriye’de bulunan Rus üslerine komşu bir de üs edinirse, Akdeniz’e açılmış ve Rus üslerine komşu olduğu için de belli bir “saldırılmazlık korumasına” sahip olacaktır. Bu yayılma ve genişleme karşısında oluşacak kaygı ve korkuyla, oluşturulacak cepheyi öngörememek tarihi bir yanılgı olacaktır.

Katar’a neden müdahale edildiğini kısaca belirtmiştik. Bugün dış basında yaygın olarak konuşulan Katar’dan sonra ne olacağıdır. Katar bugün Hamas’ın, Müslüman Kardeşlerin, Taliban’ın, Ahrar-u Şam’ın, El kaide’nin önemli bir ilişkisi, üslenme noktası, ekonomik kaynağı haline gelmiş durumdadır. Bunlar bir dönem ABD ile ilişkili oldukları halde, bugün kontrolden çıkmış veya çıkabilecek durumdadır. Katar’ın ABD-İsrail ve Batı’nın hilafına bu ilişkileri sürdürebilmesi mümkün değildir.

ABD, İsrail ve Batı, Sovyet “tehlikesine” karşı Ortadoğu ve Türkiye’de İslamcı grupları hep yedekte tutmuş ve ihtiyaç dahilinde ileri sürmüş, geri çekmiştir. Taliban, Müslüman Kardeşler, Hamas, El Kaide, IŞİD ve Ahrar-u Şam gibi yapılanmalar, belli ilişkiler ve ihtiyaçlar dahilinde bölgede hareket ederken, bu yapıların ortak yanı olan Sünniliğin gerek Ortadoğu’da gerekse Batı nezdinde temsili nasıl olacak ve bu güçleri alanda hangi ülke kontrol edecek sorunu hep vardı ve halen vardır. Türkiye ve Katar’ın işbirliği halinde, Sünni İslamın öncülüğü ve temsiline oynadıkları bilinmektedir. Katar, maddi gücünün imkanları ve Türkiye’yi yanına almanın rahatlığıyla, bu alanda, eski taşları epeydir yerinden oynatmıştı. Medya alanında El Cezire çok büyük bir etki sahası ve propaganda imkanı oluşturmaktadır. Katar Havayolları Batı’da verdiği reklamlar ve futbolda Barcelona gibi bir takımla adının anılması, 2022 Dünya Kupasının Katar’da yapılacak olması, Katar Bankası QNB’nin hem Türkiye’de hem Ortadoğu ve Afrika’da bankalar alarak finans işine güçlü girmesi v.s. gibi işler Katar’ın Sünni İslam aleminde Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin önüne geçmesini, Batı tarafından daha kabul edilebilir bir “meşruluk” kazanmasını sağlamıştır. Ancak IŞİD’den ABD ve Batı dünyasının vazgeçmesi ve IŞİD’i bir tehlike görmeleriyle iş değişmiştir. Başta Mısır’da Müslüman Kardeşlerin askeri darbeyle iktidardan düşürülmesinde iş rengini göstermiştir. Suudlar darbeyi desteklemiş ve ABD ve Batı’nın yeni yönelimlerine uygun tutumlar göstereceğini sergilemiş ve yeni yönelimdeki ABD ve Batı ile uyumlu Sünni İslam’ın temsilcisi ve önderinin kendisi olacağını ilan etmiştir. Katar ve Türkiye, kendilerine, bölgesel ve küresel güç olma ve kalma imkanı tanıyan IŞİD benzeri Sünni İslamcılığı terk etmeyerek, Sünni İslamın temsilini buradan sürdürmeye devam etmişlerdir. Gelinen noktada, ABD ve Batı, Sünni İslamın IŞİD tarzı bu yönelimiyle, gerek bölgesel gerek küresel ihtiyaçları nedeniyle yollarını ayırmasıyla, IŞİD benzeri yapılarla ilişkili ülkeleri sıkıştırmaya başlamıştır. Zaten Katar ve Türkiye’nin Sünni İslam alemindeki pozisyonlarından ve tutumlarından rahatsız olan Suudi Arabistan ve Mısır bu fırsatı kaçırmamış ve bir süredir geri düştükleri Sünni İslamın temsil ve öncülük pozisyonlarını geri almak için hamleler yapmışlardır/yapmaktadırlar.

Bir diğer husus, Katar sadece yaklaşık %25’i yerli Katar’lı olan, toplamda iki milyon civarında bir nüfusa sahiptir. Katar’ın kuruluşu da 1971 olup, İngiliz-Abd denetiminde gelişmiş bir Emirliktir. Yine Ortadoğu’nun geldiği bu hal içerisinde ekonomisi ne kadar büyük olsa da, sadece doğalgaz ve petrol ekonomik kaynağı üzerinden, bu basınca direnmesi de mümkün değildir. Şüphesiz basıncı yumuşatmak için, ABD ile askeri, ticari antlaşmalar yapmış ve ciddi kaynaklar aktarmıştır.  Ancak, sorun sadece ekonomik olmadığı, köklü ve ciddi sorunların odağına yerleştiği için, rıza ile veya zor ile politik çizgiye dahil edilmesi kaçınılmazdır.

Katar krizinin, yukarıda değindiğimiz bir kısım sorunlarla, gerek ekonomik gerek siyasi gerekse askeri olarak, politikaları birlikte icra ettiği Türkiye’ye de oldukça ciddi düzeyde yansıması olasılık dahilindedir. Nitekim kriz ortaya çıktığı andan itibaren, Türk egemen güçlerinin ve AKP hükümetinin paniklemesi bununla ilgilidir. Şu açıktır ki, daha operasyonel ABD yönetiminin olduğu bir durumda, İran karşıtı koalisyon, Riyad paktı, Suud-ABD askeri ticaret antlaşması, Katar krizi Türkiye’ye yönelik gelişecek basıncın ve olası müdahalelerin de habercisidir. 1978 Humeyni Devrimi sonrasında İran’a yönelik sınırlama noktasında Türkiye’nin payına, 1980 darbesi düşmüştür. O tarihler aynı zamanda, Rusların Sovyetler olarak Afganistan’a girdiği yıllardır. Bugün için de yeniden, İran’ın ciddi düzeyde geliştiği, buna paralel, Rusların da tekrar açık olarak Suriye’ye yerleştiği bir dönemdir. Üstelik Türkiye de daha yeni Ruslar ve İran ile Moskova görüşmelerini yapmış ve Astana’da bölgenin geleceğini etkileyebilecek ve ABD’nin taraf olmadığı bir antlaşma imzalamıştır. Tüm bunlar ile birlikte, bir yılını henüz dolduran, 15 Temmuz’un etkilerinin hala çok ciddi bir şekilde yaşanmaya devam ettiği de unutulmamalıdır.

Sonuç olarak; Katar krizi ortaya çıktığı andan itibaren, Türk egemen güçleri ve Akp hükümeti yetkililerinin panikleme gerekçesi ortadadır. Zira bu kriz, bu coğrafyada kendi başına hareket edebileceğini düşünen tüm güçlere çok açık bir mesajdır. Bu mesajların muhataplarından en önemlilerinden birisi de Türkiye’dir. Gerek askeri ve siyasi olarak batıya görece bağımsız pozisyon almaya çalışan, gerekse yaşadığı ekonomik krizi başta Katar olmak üzere, Arap ekonomisi ile tölare etmeye çalışan Türk devlet egemenleri için, dışarıda hareket alanı oldukça daralmış duruma gelmiştir. Bu çerçevede, Tük egemen güçleri için, içeride ve dışarıda krizin derinleşeceğini ve Kürt sorunun yanında, krizde yapacağı tercihlere göre, oldukça ciddi düzeyde, İran veya Arap, ABD, İsrail ve Batı ile sorun yaşayacağı pekala söyleyebiliriz. Yani, Osmanlıcılık veya İslamcılık üzerinden, bölgesel egemenlik hevesi ile ahkam keserken, her krize balıklama atlayıp, neredeyse o krizlerin tamamının altında kalan bir duruma hızla sürüklenmektedir.

Ortadoğu’da, ABD, yeni yönetimini belirlemesiyle hızla operasyonal bir döneme girdiğini yukarıda vurgulamıştık. Obama dönemindeki hareket tarzının kaybettirdiğini, Rusya ve İran’ın bölgede nüfuz alanını genişleterek, yerleşiklikler sağladığını, bunun da başta ABD ve İsrail’in bölgesel gücünü ve güvenliğini riske soktuğunu, yeni gelen Trump yönetimi açıktan söylemektedir. Bu nedenle, bölgeye hızlı bir giriş yapmış ve hem Rakka, hem İran, hem de Katar operasyonlarına girişmiştir. Fakat görülen o ki, Rusya ve İran’ın tuttuğu mevziler ve nerede ise İran’ın İsrail’e komşu olması hali ve bölgenin artık Kürtler olmadan dikiş tutmayacağı gerçekliği karşısında, bundan 100 yıl önce bölgeyi dizayn eden güçler de, artık eskiyi yaşatamayacaklarını, bölgesel ulus-devletlerin uzatmaları oynadıklarını, tez elden yeni bir düzenleme yapamazlarsa bölgeyi daha çok kaybedeceklerini anlamış görünüyorlar. Musul düştü, Rakka düşmek üzere, Şengal ve Kerkük’te Kürt hareketinin yeri hergün daha sağlamlaşmakta. Tüm bunlar, Kapitalist efendilerin kontrolü dışında oluşumların, ittifakların ve anlaşmaların olma ihtimalinin arttığını göstermektedir.

Barzani’nin Kürdistan referandumunu, Irak merkezi hükümetinin “Kürt Hareketi Şengal ve Kerkük’ten çıkmayacaktır” sözlerini, Türkiye’nin telaşla bir Putin’le bir Trump’la görüşerek PYD, SDG ve Rakka üzerine “kaygılarını” dile getirip ve Afrin’i işgal imkanları aramasını önümüzdeki süreci görerek, ne kadar engellerim çabası olarak okuyabiliriz. Ve son günlerde oldukça hızlanan Kıbrıs görüşmelerini, 1878 yılında, Ruslarla 93 harbi sonrası yapılan Yeşilköy anlaşmasıyla çöküş noktasına gelen Osmanlı’nın çöküş karşısında debelenmek ve çöküşü ertelemek için, Kıbrıs’ı İngilizler’e rüşvet olarak vermesi gibi değerlendirebilir miyiz? Kıbrıs’ta İngilizlere, İncirlik’ten Almanların çıkarılıp, Almanların Ortadoğu denkleminde gücünü kırarak ABD’ye verilen rüşvetler, Türk ulus-devletinin bekasını sağlayıp, sonunu geciktirebilecek mi? Katar krizini bir de buradan okuyup, önümüzdeki yakın dönem için bazı öngörülerde bulunmak ve ona göre siyaset ve planlamalar yapmak bizler için de gerekli değil midir?

Yaşanan tüm bu krizlerin ve egemenlerin içine düştükleri çıkmazların, bizleri umudumuza, ezilen sınıfın ve halkların kurtuluşuna daha bir yakınlaştırdığı gerçeği, bizleri daha örgütlü, daha güçlü ve daha dirayetli bir mücadeleye davet ediyor.