Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gazeteci Aykol: İlk öldürülenler hiç yakınmayanlardı, biliyor musunuz?

dihaber’den Deniz Nazlım’ın, 25 yıl önce yayın hayatına başlayan Özgür Gündem’in kurucularından gazeteci Hüseyin Aykol ile yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz

01 Haziran 2017 Perşembe, 19:16

“Hiç yakınmayanlar ilk önce öldürüldüler biliyor musunuz” diyerek, öldürülen 70 arkadaşını andı ve ekledi: “O bayrak yere düşmemeli. Bombalandığında bile ertesi gün çıktık. Şimdi KHK’lerle kapatıyorlar. Asla susmayacaklar. Sözümüz var…”

Dihaber, Özgür Gündem’in kurucularından ve dönemin canlı tanıklarından gazeteci Hüseyin Aykol ile özgür basının dününü ve bugününü konuştuk.

dihaber: Özgür Gündem, bundan 25 yıl önce kuruldu. Toplumsal Diriliş, Halk Gerçeği, Yeni Halk Gerçeği, Yeni Ülke, Özgür Gündem… Ardından onlarca TV, radyo, ajans… Nasıl başladı bu yürüyüş?

Toplumsal Diriliş kurulduğunda ben cezaevindeydim. Ama içeriden izleyerekten, güzel bir dergi çıkarıldığını gördüğüm için çok mutlu olmuştum. Tahliye olduktan sonra 1990 yılında İstanbul’da bir gazete yani Halk Gerçeği’ni kurma fikri ortaya çıktı. Bu gazetenin kuruluşunda iki ana fikir çok önemliydi. Birincisi; 6-7 tane siyasi kuruluş bir araya gelmişti, bugünkü HDK projesi gibi düşünülebilir. Haftalık bir dergiydi. İkincisi; bizim 6 kişilik bir yayın kurulumuz vardı, her siyasetten gelen arkadaşlar. Bunun yanında da 12 kişilik “avukatlar ordusu” vardı, hukuk danışmanları. Çünkü Toplumsal Diriliş, çok fena ezilerek, yok edilmişti. Dergi basıldı, çalışanlar gözaltına alındı, tutuklandı, yıllarca içeride yattılar. Dergi bürosunda ne varsa parçalandı. Adeta dergi imha edildi. Biz de “Valla bu işte kararlayız ve hukuk mücadelesi de vereceğiz” diyerek, 12 kişilik “avukatlar ordusu” kurduk. Halk Gerçeği’ne böyle bir başlangıç yaptık…

dihaber: “Avukatlar ordusu”ndan adını anabileceğiniz bir kimse var mı?

Onlardan birisi Eren Keskin’di, halen bizimle birlikte… Eren Keskin bizim için bir “Jan Dark”dır, mükemmel bir insandır, hem hukukçu hem insan hakları savunucusu olarak. Özgür Gündem’in Eş Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı için de 140 davası var.

dihaber: Peki, Özgür Gündem’in kuruluş amacında neler vardı, söylenemeyen neyi söyledi?

Biz, 12 Eylül öncesinde de siyasi, devrimci faaliyetlerin içindeydik. 12 Eylül öncesinde dünyanın her yerinde olduğu gibi biz de Türkiye’yi sosyalist bir anlayışla inşa etmek istiyorduk. Sovyetler, Çin ve Arnavutluk gibi sosyalist ülkeler vardı, onlarca devrimci örgüt vardı. Biz sosyalist bir dünya hayal ediyorduk. Bu dünya hayalimiz 12 Eylül’de çok büyük bir darbe yedi. Biz Türkiye’de şunu gördük; Kürt sorunu çözülmeden asla bir gelişme olmaz, ne demokrasi ne de başka bir şey. Bu yüzden böylesi bir projeye başladık. Benim devrimci örgütüm olan TKP (B)’den -Türkiye Komünist Partisi (Birlik)- yoldaşlarım beni Halk Gerçeği’ne gönderdiler. Biz Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesini istiyorduk. Bu sorunu çözmek için de böylesi bir basın gerekliydi. Halk Gerçeği adıyla, haftalık olarak yayınlara başladık. Bu haftalık yayınlarımız kapatıldıkça yenilerini açtık. Sonra Yeni Ülke’yi açtık. Bu gazete birden bire olmasa da yavaş yavaş çok ciddi tirajlar almaya başladı. Buna rağmen “Gündemi anlatmaya yetmiyor” dedik ve günlük bir gazete ihtiyacı olduğunun tespitini yaptık. Sonra Özgür Gündem’i kurduk. 12 Eylül öncesi bir matbaada yöneticilik yapmıştım. Yayına hazırlamadan matbaaya kadar bütün süreçleri biliyordum. Onun için ben Özgür Gündem’de işin başındaydım.

dihaber: Özgür Gündem kurulduğundan bu yana ciddi baskılara maruz kalıyor. Her biri sizin çalışma arkadaşınız 70 gazeteci öldürüldü, birçoğunu da yakınen tanıyordunuz… Neler söylemek istersiniz?

Faili meçhul deniliyor. Türkiye’de muazzam bir ordu, polis gücü var. Bir cinayetin faili istenirse mutlaka bulunabilir. Ama bir cinayetin failini “Ben bulamıyorum” diyorsa, o cinayetin faili devlettir, bunu her yerde söylüyoruz. Bizim arkadaşlarımızın bir kısmı da şehirlerde gazetecilik yapamaz hale getirildi ve dağa gitti. Orada şehit oldular. Onlarla da çalıştım. Gurbetelli Ersöz bunlardan birisi. Şenol arkadaşımız var. O gidemeden, Gurbetelli’nin kardeşi olan bir doktor arkadaşla yolda öldürüldüler.

Ben şunu fark ettim; devlet rastgele öldürmüyor. Yeni Ülke sürece cevap olamaz hale gelince günlük gazeteyi kurma çalışmalarına başladık. Kim ne yapabilir, nerede şube ve büro açabiliriz arayışları oldu. Ben bir yandan Avrupa’ya gidiyorum, gazete için gece yapıp, bağış topluyorum. Bir de bürolarımıza gidiyorum, Kürt illerine. Orada toplantılar yapıyorum ve oradaki arkadaşlara ihtiyaçlarını soruyorum, “Günlük gazeteye geçiyoruz siz katılıyor musunuz, yürüyecek misiniz” diye soruyorum. O toplantılarda birebir bütün arkadaşları gözlemledim. Herkesin haklı yakınmaları vardı; şu yok hocam, bu yok hocam. Ama en az yakınanlar hatta hiç yakınmayanlar ilk önce öldürüldüler biliyor musunuz! Yani devlet biliyordu, kim gerçekten bu konuda çok samimi, kim çok çalışkan. Diyarbakır’da Hafız öldürüldü, Batman’da üç şehidimiz var. Hepsi en çalışkan insanlar, en böyle kendini bu işe vermiş insanlar. Burada çalışmayı bir nevi ulusal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak gördükleri için her şeylerini verdiler. Canlarını bile verdiler. Cezaevlerine girenler, ceza alacak durumda oldukları için sürgüne gidenler…

dihaber: Batman’da Yeni Ülke muhabiri Cengiz Altun’un cenazesine gidiyorsunuz. Cenazeden sonra Batman büronuzda bir toplantı yaparak, “Buna benzer saldırılar devam edebilir. Ayrılmak isteyen varsa, kimseye kızmayız; bu iş maalesef böyle!” diyorsunuz. Nasıl bir toplantı olmuştu, ne cevap aldınız?

Hatırladığım en önemli anekdotlardan biri o toplantıdır. Cengiz Altun’un cenazesine biz saatler öncesinden çıktığımız halde ulaşamadık. Bir arabayla gittik ve şoför 16 saat araba sürdü. Batman’da daha önce öldürülen bir belediye başkanının (Edip Solmaz) cenazesi var, en az onun kadar kalabalık vardı. Batman’da halen çok büyük mitingler yapılıyor. O mitinglerin erişmediği bir miting yapıldı, Cengiz’in cenaze günü. Ben o gün “Bu ilk ama son değil arkadaşlar” dedim. Daha sonra da bizi bu şekilde öldürmek isteyeceklerdi. Bu nedenle Batman büromuzda bir toplantı yaptık, bölgeden birçok gazeteci arkadaşımız da cenazeye gelmişti. Toplantıda dedim ki, “Kendini uygun görmeyen insanlar varsa hemen ayrılabilir, benim açımdan sorun değil.” Bu can meselesi sonuçta. Orada kimse ayrılmadı, ayrılmak istediğini söylemedi. “Yok, biz devam ediyoruz” dediler…

Biz tüm arkadaşlarımızla beraber yetiştik, onlara dedik ki “Arkadaşlar gazetecilikte hata yapabilirsiniz.” Fotoğraf çekmeye gitmiş, film takmayı unutmuş gibi. “Ama önce insan olalım” dedik. Eğitimlerimiz hep bunun üzerineydi.

dihaber: Özgür Ülke, 1994 yılında bombalandığında ertesi gün 4 sayfa olarak çıktı. Özgür Gündem de, KHK ile kapatılmadan önce merkezi basılıp, çalışanları gözaltına alındığında yine ertesi gün “Boyun eğmeyeceğiz” manşetiyle 4 sayfa çıktı. O sayfaları elinize aldığınızda ne hissettiniz, bu nasıl bir kararlılık?

Tabi, bayilerden aldığınızda gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Böyle bir gelenek de olduk. Bombalanan insanlar gözaltına alınmış. Tesadüfen o gün o büroda olmayan, dışarıda olan insanlarla oturuyorsunuz, başka bürolarda o 4 sayfayı çıkartıyorsunuz. Bizim gayretimizi anlatmaya kelimeler yetmez ama ben aslında bombalama emrini veren insanların suratlarını görmek isterdim, “Ulan ertesi gün yine çıktı bu gazete” derken ki surat ifadelerini. Bombalamanın, bizzat dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından verilen bir emirle yapıldığına dair belgeyi ortaya çıkardık. Bir de dalga geçiyorlardı, “Kendileri bomba koymuşlar” diyorlardı. Cengiz Altun’dan itibaren “Onlar birbirlerini öldürüyor” diyorlardı. Böyle manyakça açıklama yapıyorlardı. Gerçi o zamanlar belli bir muhatabımız vardı. Mesela Süleyman Demirel, Musa Anter Ödüllerine “Kusura bakmayın törene katılamayacağım ama sizi kutluyorum” diyerek telgraf çekerdi. Ya da başbakanla, cumhurbaşkanı ile röportaj olmasa bile bazı basın toplantılarında birlikte olabilirdik. Ama şimdi kontağımız tamamen kesildi.

dihaber: Yani AKP döneminde baskı daha da mı arttı?

Bir gazeteci olarak söylüyorum -12 Eylül faşizmini zindanlarda yaşamış biri olarak- o günlerde daha iyiydik galiba. Benim uzun yıllardır bir sayfam var, cezaevi koşullarıyla ilgili. Çok daha kötü şu anda. Tarih sanırım bundan sonra “AKP faşizmi” diye yazacak bu dönemi. Özellikle Musa Amca “‘Biz Kürtler ayrılmak istemiyoruz’ diye köşe yazısı yazıyorum buna bölücülükten dava açılıyorlar” diyordu. Yani Kürtlerin bir gün ayrılma zamanı gelirse -ki bunu istemiyorlar- “Bunun müsebbibi Erdoğan” diye yazacak tarih, o ayırdı. Öyle politikalar uyguladı ki…

dihaber: Özgür Basın deyince akıllara gelen ilk isimlerden biri de Musa Anter… Anılarınızdan bahseder misiniz?

Musa Amca ile benim anılarımda çok az. Kendime en çok kızdığım şeylerden biri de budur. Şöyle az; Yeni Ülke haftalık bir gazete olmasına rağmen belli bir saatte matbaaya gitmesi gerekiyor. O baskı yaptığımız filmler Avrupa’ya gidecek, orada basılacak, Türkiye’de dağıtılacak… Böyle bir stresim var, haftalık olduğu halde. Musa Amca da güncel olsun diye yazısını son dakikalara kadar bekletiyor. Ecevit bir şey söylemişse Ecevit’e, Demirel bir şey demişse Demirel’e bir laf atıyor. Musa Amca yazılarını evinde yazardı. Birinin o yazıları almaya gitmesi gerekiyor. Ben gitmiyorum çünkü benim gazetenin matbaaya ulaşması gibi bir derdim var. O nedenle yazısını almak üzere bir arkadaşı gönderiyordum. Musa Amca onu görünce sohbet ediyor, “Sizin gazetede iyi beslenemiyorsunuzdur, şöyle güzel bir yemek yapayım size” diyerek, sofra hazırlıyor. Şahane! Ben bu arada Apê Musa’ya telefon ediyorum, “Ya şu yazıyı bir an önce gönder artık” diye! Gazeteye çok yoğunlaştığımız için Musa Amca ile günler, geceler geçiremedik. Matbaaya gönderdikten sonra da hemen haftalık toplantı yapar, öbür haftanın gazetesi için hazırlıklara başlardık.

Bir de Yeni Ülke o zaman “Kürdistan konsolosluğu” gibi çalışırdı. Avrupa’dan vekiller gelirdi. Mesela Claudia Roth ile ta o zamanlardan taşınırım. Gelen yabancı ve konuklarla ben ilgilenirdim, Musa Amca’ya yine gidemezdim! Cumartesi ve Pazar günleri onların kaldığı otellerde Türkiye’nin halini, bizim gazeteyi anlatırdım.

Musa Amca bizim gazetemize her gün olamasa da haftada bir iki gün uğruyor. Orada da Musa Amca, Kürt kurumlarının kurulmasını konuşurdu. İsmail Beşikçi, Canip Yıldırım, Fethi Hüseyin gelir kendi aralarında sohbet ederlerdi. Ama benim halen bütün derdim gazeteydi; haber yapıldı mı, yazılar geldi mi, aman şunu atlamayalım! O zaman da Musa Amca’ya en fazla “Hoş geldin” diyebiliyorduk. Gerçekten de Kürtlerle ilgili pek çok kurum bizim gazetemizde tasarlandı, planlandı.

dihaber: Belki yeni nesil Apê Musa’yı dinleyemedi, ama canlı tarihler halen var, dinleyebilirler…

Bu şansı kullanmak lazım, her zaman olmuyor. Ben her zaman kitaplarımda, yazılarımda bir portre yazarken, o insan halen yaşıyorsa, “Güzel bir şey yazıyorum ama o kişi 80’inde, 90’ında hıyarca bir şey yapar mı” diye korkuyorum! Ama bir insan 28 yıldır buradaysa, 40 küsur yıldır gazetecilik yapıyorsa, bunun biriktirdiği bir sürü anı vardır, bunların dinlemekte fayda var. Çünkü bu anıların bazıları yazılamıyor! Yazmak, ya sakıncalı oluyor ya da konuşulmaması gereken şeyler olabiliyor. Böyle canlı tarih olan birisini tanıyorsanız bence o fırsatı kaçırmayın.

dihaber: Peki, Özgür Basın geleneğinin bugünkü işlevi nedir?

Bizi neden böyle bombalıyorlar, arkadaşlarımızı öldürüyorlar? Halen daha bir kaç yıl önce dağıtımcı arkadaşımızı Kadir Bağdu’yu öldürdüler. Demek ki korktukları bir şey var. Demek ki biz güzel bir şey yapıyoruz. Gerilla komutanlarından biri öldü diye aylarca haberini yaptılar, geçen gün televizyona çıktı, “Bitiriyoruz” diyor, öyle bir yalan söylüyor ki. “Şu kadar öldürdük” diyorlar, biz ertesi gün bilançoları veriyoruz. Yüzlerce televizyonları var, ama iyi kötü biraz haber yapan TV’lerden de korkup, kapattılar. Nedir ki, bir cümle gerçek geçiyor. Ve bu bir klasiktir, bir faşist yönetim ancak yalanlarla ayakta kalabilir. Sen bu kadar hırsızlık, yolsuzluk yapmışsın, “Halen seni yöneteceğim” diyorsun. Nasıl? Yalanlarla. Küçük bir yerden ışık çıkınca korkuyorlar. Mumuz ya mum! Ama korkuyorlar.

dihaber: Geçmişte bombalanan gazete binalarınız bugün KHK ile kapatılıyor, Özgür Basına yönelik günümüzdeki müdahaleleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bombalandığımız da bir arkadaşımız öldü, kapının önünde bir odası vardı. Yukarıda uyuyan arkadaşlar da yaralandı. Ve binamız berhava oldu. O binayı bir ben bilirim kaç paraya döşediğimizi, kaç ay sürdüğünü, o binanın o hale gelmesi için. İlk defa ben orada kaygılanmıştım, “Galiba tamam bu sefer” diye. Yani yeniden çıkarırız diye düşündüm, ama kaç ay sürecek yeniden öyle bir bina yapmak. Ama bu yok etme yöntemini boşa çıkardık. Şimdi ise daha ince bir yöntemle yapıyorlar.

Şimdi Özgür Gündem’i -en uzun süre kapatılmadan çıkan gazetemiz- önce basıp kapattılar, mühür vurdular. Sonra da KHK ile kapattılar. Ha bombalamış yok etmişsin ha şu şekilde kapatmışsın. Niye “Post-modern bombalama” diyorum, çünkü burada çalışan insanlar gazeteciler, burada geçimlerini sağlamak, muazzam para kazanmak için değil -asla böyle bir şey olamaz zaten- bir nevi hayat tarzı olarak burada olmak istiyorlar. Diyorlar ki, Türkiye’de bir demokrasi olsun, iyilikler olsun, insanlar kendi kimliğiyle yaşasınlar. Böyle bir mücadelenin sesi olmak için burada olmak istiyorlar. Sen onun elinde bu işi alıyorsun, öldürmek gibi bir şey. Devlet bunu yapmak istiyor aslında ama bilemediği/bilmek istemediği defalarca aynı sonucu almayı düşündüğü halde, burada çalışanların devam etmesi. Bürosuz gazetecilik yapıyorlar, gazete ertesi gün başka bir isimle çıkıyor.

dihaber: Özgür Gündem’de baskılara karşı dünya gündemine gelen dayanışma örnekleri yaşandı. Bir dönem Birleşmiş Milletler Genel Sekteri dahi açıklama yaptı. 1994 yılındaki bombalı saldırıdan sonra da büyük bir dayanışma içine girilmişti. Nasıl kuruldu bu dayanışma ağı?

Bombalandığında ertesi gün çıktık. Bir sürü büro “Biz yayınımızı durduruyoruz, siz yeniden çıkın” diye haber gönderdi. O 4 sayfalık gazeteyi çıkarabilmek için 3-4 ayrı büroda çalıştık. Ertesi gün bir sürü yazar Taksim’de gazetemizi sattı, bir kamuoyu oluştu. Dayanışma yazıları gönderdiler. Evindeki tek Macintosh’u gönderenler oldu. Hani dediniz ya, “4 sayfalık gazeteyi bayi de görmek nasıl bir duygu?” O duygu muhteşemdi ama esas muhteşem olan dayanışmaydı. Ta o zamandan böyle bir dayanışma duygusu var Türkiye’de. İnsan geldiler, sahip çıktılar, bir gazetede çalışıyorsa, AA’dan teleks yoluyla gelen metinleri getirdiler, haber yapabilelim diye.

O zaman ikinci dayanışma da şöyle oldu. Biz sürekli sansüre uğrayıp çıkıyoruz ama yazı işleri müdürleri tutuklanıyor. Biz de diğer siyasetleri arayıp, “Arkadaşlar biz yazı işleri müdürü yetiştiremiyoruz” dedik ve insanlar tutuklanacağını bile bile bize yazı işleri müdürü olarak gelip, çalıştılar.

Üçüncü dayanışmamız da şöyle oldu. Biraz önce anlattım, Özgür Gündem Eş Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin… 140 tane davası var. Yazı İşleri Müdürümüzün de durumu aynı. İçeride yatmak derdi değil de davalara ifade vermeye gidiyorsun, bütün işin ifade vermek oluyor. Bu dava olayı korkunç hızlandı. Kamuoyunda duyarlılık yaratmak üzere, “Bir günlüğüne yayın yönetmeni olun” dedik. Nöbetçi Yayın Yönetmenliği konusunda bir çağrı yaptık. İnsanlar yine sıraya girdi. Acayip bir şey! Böyle kamuoyu yaratırken, bir ara “Yeter” dedik, duyarlılık olmuştu. Sonra 3 nöbetçi yayın yönetmenimiz tutuklandı. Erol Önderoğlu, Şebnem Korur Fincancı ve Ahmet Nesin. Hemen Can Dündar o gün bize telefon etti, “Yarın ki nöbetçi yayın yönetmeni ben olmak istiyorum” dedi. Can Dündar gelince biz bitirme olayını durduramadık. Ondan sonra yine çok sayıda insan sıraya girdi. Tam 100 kişi Nöbetçi Yayın Yönetmeni oldu. Ve biz durdurduk, daha da devam edecektik. Sonradan bu insanların 50’den fazlasına dava açıldı, 30’a yakını da ceza aldı.

dihaber: Hakkınızda fazlaca dava var diye biliyoruz…

Benim sadece 60 davam var ama bu davaları da Nöbetçi Yayın Yönetmenlerinin bütün davalarını kendi davalarım gibi düşündüğüm için aşağı yukarı benim de 120 davam var ve ceza olarak gelecek.

dihaber: Gazeteciliği “Çetin bir meslek” olarak tanımlıyorsunuz. Bir de Özgür Basın geleneğinde gazetecilik yapmak bu çetinliği daha da artırıyor. Siz her gün sabaha karşı kalkıyor, Ankara’da metroya ilk binen insan oluyorsunuz, halen ilk günkü gibi tempoda çalışıyorsunuz. 27 yılı geride bıraktınız. Nereden geliyor bu motivasyon?

Ben Halk Gerçeği’nden bu yana bir bayrağı tutmuşum. Bir bayraktar olarak önde gidiyorum ve yanımdaki yoldaşlarım, gazeteci arkadaşlarım ölüyor, öldürülüyor. Onların yerine siz devam etmek zorundasınız. Ben onların yerinin boş kalmasını istemediğim için devam ediyorum. Bir de bu ülkeye demokrasi gelecekse, ne bileyim sıradan bir Avrupa ülkesi gibi bir ülke olacaksak, halk isterse sosyalist bir ülke olacaksak, Kürt sorununun çözülmesi gerekiyor. Bu sorunun çözülmesini anlatmamız gerekiyor. Bütün çıkardığımız gazeteler bunu anlattı, haber verdi sadece. Biz burada ne yaptıysak Kürtlerin özgür olması, kendi kimliğiyle yaşaması için değil Türklerin de aslında kurtulması için yaptık. Bir Türk olarak da bu yerde olmam gerektiğini düşündüm. O bayrağın yere düşmemesi lazım. Kapatıldığında ertesi gün çıktık, kapatıldığında ertesi gün çıktık. Asla! Bombalandığı gün bile ertesi gün çıktık. Şimdi kapatılıyorlar. KHK’yle bilmem ne yapıyorlar. Yüzlerce yıl ceza istiyorlar ama sağ kaldığımız müddetçe, dışarıda kaldığımız müddetçe bu gazeteler, bu radyolar, televizyonlar susmayacak. Sözümüz var. Sözümüz var o arkadaşlara.

dihaber: Özgür basın geleneğinde meslek hayatlarına yeni başlayan gazeteci adaylarına neler söylemek istersiniz?

Burada para kazanılmıyor, geçim olmuyor. Dayanışma ortamında severek yaparsanız, olur. Sevmediğiniz zaman gazetecilik çok zor iştir. Olmadık zamanda, olmadık yerde olacaksınız, haber izleyeceksiniz, bir an önce iyi yazacaksınız, bunun ürününü görmek isteyecekseniz… Stajyer eğitimlerinin ilk derslerini genelde ben veririm. İlk söylediğim şey “Arkadaşlar burada olmak istiyorsanız bir sürü zorluk sizi bekliyor, buna göre devam edin, isteyin.” Batman’daki toplantı gibi. Ama burası müthiş bir hatıralar, anılar bölümüdür. Benim evim yok, arabam yok ama çocuğuma bırakacağım miraslar var. Arkadaşlara da bunu anlatıyorum; günlük hayatta farkında olmayacaksınız ama şu anda siz aslında Ortadoğu’ya ait müthiş bir hikayenin, tarihin birinci dereceden tanığı oluyorsunuz, bunun farkında mısınız?

dihaber: Siz röportajların sonunda “Eklemek istediğiniz bir şey var mı” diye sorulduğunda, “İşinizi iyi yapamamışsınız” diye karşılık veriyorsunuz. Onun için röportajı burada bitirelim…

Bir, o soruya kızarım. İki, sorular çok uzunsa kızarım. Röportaj yaptığınız kişiye, “Şöyle şöyle mi, böyle böyle mi” diyorsanız, size “Evet” diyerek, sizi en fazla kızdıran insan olur. Kısa soru sorun, önceden hazırlıklı gidin, araştırma yaparak konuşacağınız kişiye göre soruları seçin. Ve “Ekleyeceğiniz bir şey var mı” demeyin!

Deniz Nazlım – dihaber