Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba
21 Haziran 2017 Çarşamba, 19:51
Resul Kocatürk
Resul Kocatürk resulkocaturk@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

ABD Emperyalizmi ve işbirlikçilerinin yeni hedefi İran!

ABD emperyalizminin başına Donald Trump’ın getirilmiş olması, sıkça söylendiği gibi beklenmedik ya da tesadüfi bir durum değildir.

Donald Trump ABD emperyalizminin YDD ve BOP ekseninde Ortadoğu merkezli olarak sürmekte olan yeniden paylaşım-sömürgeleştirme savaşında yeni hamleler gerçekleştirmek üzere hazırlanmış ve bu temelde iktidara getirilmiştir.

Henüz iktidarının ilk günlerinde İran üzerinde yoğunlaşmaya başlamaları, İran devrim muhafız gücünü “terör örgütü” ilan etme söylemleri, İran’la yapılan balistik füze anlaşmalarının geçersiz sayılacağı gibi tutumlarıyla nasıl bir misyon temelinde iktidara getirilmiş olduklarının işaretini vermiş oldular.

Nasıl ki zamanında oğul W. Bush, emperyalist tekeller tarafından Irak’ın işgaline giden sürecin argümanı temelinde hazırlanarak iktidara getirilen faşist bir “çatlak” idiyse, Hitler bozuntusu faşist Trump’ta günümüz tarihsel düzleminde İran’a yönelik fiili sürecin başlatılmasının argümanı olarak öne çıkarılan bir aktördür.

İktidarlarının dört aylık döneminin temel dış politika ekseni İran’a yönelik faaliyetler olarak şekillendi. Son olarak 20-21 Mayıs 2017 tarihinde yapılan ABD Sünni İslam bloku Körfez ülkeleri zirvesinde yayınlanan ve İran’ın doğrudan düşman unsur ilan edildiği Riyad deklarasyonuyla bu süreç somutluk kazanmaya başladı. Her ne kadar fiilen katılımcısı olmasa da İsrail Siyonist devleti sürecin asli unsurlarından biridir ve dolayısıyla gelişmeyi; ABD, TR devleti de dahil Körfez ülkeleri ve İsrail ittifakı olarak okumak önemlidir.

“Arap NATO’su” olarak dillendirilen Sünni blokun ortak ordu örgütlenmesi kararı, eğer başarabilirlerse İsrail siyonizmi ile birlikte esasta Ortadoğu’nun sünni Müslüman halklarını şii Müslüman halklarına karşı savaşa hazırlamak olduğu sır değildir.

İran ve genel olarak şii düşmanlığını temel alan böylesi bir stratejinin pratikleşmesi için çok istekli olan ve bu yönlü yoğun çaba harcayan Türk devletinin doğrudan ittifak içinde yer almamış olması, hiç kuşkusuz ilerleyen aşamada ittifaka dahil olmayacağı anlamına gelmiyor. Mevcut durumda Suriye bataklığındaki açmazları ve yakıcı bir hal alan Kürt sorunu bir şekilde TR devletinin elini ayağını bağlıyor! Mevcut konjonktürde İran’la karşı karşıya kalmak demek hem Suriye bataklığına daha fazla saplanmak, hem de Kürtlere karşı İran’la yapmış oldukları kapsamlı iş birliğinin sona ermesi olacaktır.

ABD emperyalizmi muhtemel sünni-şii savaşıyla hem kendilerinin hem de İsrail devletinin bölgedeki güç ve etki alanını artırmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken, Irak’a yaptıkları gibi İran’a yönelik olarak doğrudan işgalci bir pozisyon almaktan uzak duruyorlar ve bunu figüranları üzerinden yapmak istiyorlar. İran’a yönelimin amade figüranları ise TR devleti de dahil iktidarlarını bölgenin din-mezhep ve etnik-ulus farklılıklarında kaynaklanan çelişkiler üzerinde inşa ederek sürdürmeyi esas alan işbirlikçi sömürge devletlerdir.

ABD, İsrail ve işbirlikçi bölge sünni devletlerinin muhtemel İran yöneliminde pimi çekmek için Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed Bin Selman’ın çok istekli olduğu görülüyor. Bu durum, emperyalistlerin “yürü ya kulum” demesiyle Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın İran’a karşı 1980 yılında başlattığı savaşın gelişim sürecini ve Saddam Hüseyin’in de aynı arzuyla yanıp tutuştuğu gerçeğini akıllara getiriyor.

Mevcut aşamada İran yöneliminin nasıl bir planlamayla ya da provokasyonla pratikleştirileceği konusu henüz netleşmiş değil. Şimdilik netleşmiş olan bir gerçeklik var, o da Ortadoğu’nun dipsiz kuyusuna “yeni” bir taş atarak faşist deli olarak D. Trump’ın ABD emperyalizminin başına geçirilmiş olmasıdır.

İran’a yönelik yapılacak bir saldırının Suudi Arabistan ve İran’la sınırlı kalmayacağı ve kısa sürede, emperyalizmin amaçladığı kapsamlı bir sünni-şii savaşını da aşan boyut olacağı atmosfer fazlasıyla mevcuttur.

Böylesi bir durum işçi, emekçi, ezilen Ortadoğu halkları açısından mevcut durumu kat be kat aşacak olan korkunç boyutlarda acılara, yıkımlara sebep olacaktır. Öte yandan ise, kahredici acılar deryası içinden insanlığın özgür geleceği boyutundan yepyeni iklimleri ve koşulları da yaratacaktır. Bu eksende tüm dünyayı etkisi altına alacak olan büyük bir kaosun gelişmesine ilişkin olarak, devrim ve sosyalizm vahalarına açılacak olan kapıların ardına kadar aralandığı bir düzlemi açığa çıkaracaktır.

İran, Anadolu-Mezopotamya coğrafyası toplumları, genel olarak diğer bölge ülkelerinde farklı tarihsel boyutlara ve devrimci dinamiklere sahiptir. Kuşkusuz Mısır’dan Tunus’a, Irak’tan Suriye ve Libya’ya değin bir dizi Arap ülkeleri halklarının da kendi düzlemlerinde geliştirmiş oldukları tarihsel mücadele dinamikleri mevcuttur. İran ile Türkiye-Kürdistan ise bölge ülkeleri düzleminde devrim ve sosyalizm mücadeleleri tarihi bakımından ayırt edici özelliklere ve dinamiklere sahiptir.

1900’lü yılların başlarından itibaren yer yer kesintilere uğramış olsa da devrim ve sosyalizm mücadelesi 1970’li yıllarda her iki ülke düzleminde de devrimin eşiğine gelecek boyut kazanmıştır. Her yükselişinde katliamlarla bastırılmış fakat devrimci dinamikleri yok edilememiştir. Ayrıca her iki ülke sahası sosyalist devrimlerin sınırlandırılması ve Sovyet Rusya’nın kuşatılması amacıyla yeşil kuşan, Cento, Gladio vb. planlamaların merkez üsleri haline getirilmişlerdir.

Dolayısıyla, muhtemel İran yönelimi mevcut Ortadoğu konjonktüründe apayrı bir boyut ortaya çıkaracak ve TR devleti de kaçınılmaz olarak göbeğinde yer almaktan kurtulamayacaktır. Oluşan düzlem içinde İran ve Türkiye’den birinde bir taşın yerinden oynaması demek, Ortadoğu sathında binanın temel taşının çekilip çıkarılması gibi güçlü bir etkiyi ortaya çıkaracaktır. Bu da Ortadoğu işçi, emekçi, ezilen halklarının üzerine dökülmüş olan betonun yarılması demek olacaktır ki, bu yarıklardan da volkanlar misali devrimci dinamikler fışkıracaktır!

Emperyalist tekellerin İran yönelimi hesabıyla iş başına getirdikleri D. Trump iktidarı, dünyayı etkisi altına alacak büyük bir savaşın ateşleyicisi olacak, fakat niyetlerinden bağımsız olarak ve hatta niyetlerinin tersine sonlarını yakınlaştırarak Ortadoğu’dan dünyayı sarsacak olan devrim sürecinin gelişmesine olanak sağlayacaktır.

Bugünden yarına, devrim ve sosyalizm mücadelesi perspektifi ve bu yönlü hazırlıkları mevcut yakıcı gerçeklikler üzerinden ele almak tarihsel sorumluluğumuzun bir gereğidir…