Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba
04 Temmuz 2017 Salı, 21:17
Musa Piroğlu
Musa Piroğlu musapir@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Büyük fotoğrafa bakmak

Gerek AKP tarafından ortaya konulan politikalar ve dayatmalar gerekse bu dayatmalara karşı ortaya konulan tepkilerin zayıflığı geleceğe dair derin kaygıların yayılmasına yol açıyor. Tarihsel süreklilikten koparak olmakta olanı olmakta olduğu zamanla tarifleyen ve ana odaklanıp anı anlamaya çalışan zihin yaşanmakta olan karmaşıklık karşısında yetersiz kalıyor ve çaresizliğe sürükleniyor. Yaşanan süreç pek çok insanın zihninde güne dair karamsarlığı geleceğe dair ise korkuları besleyerek ilerliyor. Neredeyse her şey göz önünde olmasına ve uzun bir süredir olmakta olanın bu gün olanı işaret etmesine rağmen bütünsel bir bakışın çoktan unutulmuş olması, toplumsal olguların arka planında cereyan eden sınıf kavgası ve tarihsel olarak bu kavganın varacağı sonuçları okumak yerine spekülatif bir okuma alışkanlığının siyasal tahlilde yer edinmiş olmasının uzun soluklu okumaları imkansız kılması sebebiyle yaşanmakta olan şey büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyor.  Aynı bakış sebebiyle ana özgü durum tarihsel benzerleriyle de karşılaştırılamıyor ve yeni bir durumuyla karşılaşılmış gibi şaşkınlık çözümsüzlük ve çaresizlik sahaya hâkim olmaya başlıyor. Koca ülke nerede ve nasıl uyanacağını bilmediği bir karabasanı hep beraber yaşıyor gibi görünüyor.

Yaşanmakta olanı karabasan olarak tarif etmek yıllarca karabasanlar içerisinde yaşamışlar için eninde sonunda uyanılacağı ve bir rüyaydı denileceği temennisinin oluşmasına yol açıyor ki belki de durumu ağırlaştıran en önemli etken olarak bu algı öne çıkıyor. Durumun gelip geçiciliği beklentisi bir çeşit korumacılığı getirdiği için yaşanmakta olanın edilgen bir şekilde izlenmesi durumunu ağırlaştırıyor ve karamsarlığı besliyor.

Ölü taklidi yapmak

Bu durumun sebeplerinden birisini geleceğe dair ön görülmezlik ya da tersten gidişatın doğrusal işleyişinin varacağı noktanın karanlık bir dönemi işaret etmesi oluşturuyor ise diğerini gidişata müdahale edebilecek politik eylemsel ya da örgütsel bir cephenin oluşunun var olmaması oluşturuyor. Özelikle aydınlar ve orta sınıf cephesinde güne ve geleceğe dair derin bir karamsarlık kendisini gündelik hayatın her yerinde eylem pratiklerinde ve politik analizlerde dışa vurarak yeniden üretiyor. Sistem karşısında bir çeşit kabullenilmiş çaresizlik duygusu politikanın ve örgütlü duruşun bütün kanallarına sirayet ederek ilerlerken örgütsüzlük ve şiddetsizlik propagandası artan oranda sistemin bir şekliyle ama kesinlikle dış müdahaleler marifetiyle yumuşayacağı ve esneyeceği beklentisine yaslanıyor. Bu beklenti kaçınılmaz bir şekilde kendisini iktidarı karşısına almayan giderek siyasal duruşu flulaştırarak sistem içi kabul edilebilir bir yerde konumlandıran ve sürekli uzlaşma arayışı içinde olan bir çizginin adım adım sokağı etkisi altına almasına yol açıyor.

Bir yandan var olanın gelip geçici olduğu beklentisi sol-sosyalist oluşumların bir kısmında  yaşanmakta olanı görmezden gelerek ya da ölü taklidine yatarak yaşanan durumdan mümkün olduğunca az bedel ödeyerek çıkma eğilimini beslerken öte yandan iktidarın alabileceği her şeyi aldığı bu nedenle de sonrasında kaçınılmaz bir şekilde esneyip liberalize olacağı algısından hareket eden barış çözüm ya da demokratikleşme beklentilerinin yayılmasına sebep oluyor. Az sayıda meşru zeminde siyasal iktidarı karşısına alarak bir bütün devlet olgusuna karşı mücadeleyi öneren çizgi dışında sol neredeyse teslim olmaya hazır bir görüntü sunuyor. Devletin zorundan kaçınma çizgisi bir yanıyla sokakta dövüşenlerden uzak durmayı getirirken politik eylemin meşru görülen güç ve kimliklerin arkasına gizlenmesi eğilimini besliyor. Politik açıdan oldukça olumlu bir adım olan CHP’nin Adalet Yürüyüşü sol için nerdeyse kendi eylemini gizlemenin ve CHP arkasında kazasız belasız iş yapmanın aracına dönüşmüştür Devrim bir hayal devrimcilik bireysel macera sosyalizm ise kitaplarda kalmış bir slogan haline dönüştürülmek isteniyor.

Devleti görmek

Marksist gelenek olup biten ve olacak olan her şeyi tarihsel bir sürecin ve bu tarihsel sürece yön veren sınıf mücadeleleri pratiğinin ekseninde ele alır. Bu bağlamda mesele siyasal iktidar ile tarif edildiği anda tartışma kaçınılmaz olarak devlet kavramsallaştırmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Erdoğan’ın adım adım kendi başkanlığıyla doruk noktasına ulaşacak ağır bir baskı sürecini inşa etmesi meselesi inşa edilmekte olanın bir devlet biçimi olduğu gerçeği ile birlikte tartışılmalı ve devletten söz ediliyorsa kaçınılmaz bir şekilde inşa edilmekte olan devlet yapısının sınıfsal ve politik düzlemi göz önünde bulundurulmalıdır. Oysa tarifi devletle yapmaya başladığınızda çözümü de devletle birlikte yani devleti karşısına alan sınıflar mücadelesi, ittifaklar çizgisi ve elbette iktidar olgusuyla beraber ele almanız gerekir ki kaçınılmaya çalışılan şey tam da budur zira devleti karşınıza aldığınızda pek çok şeyi göze almanız gerekir.

Bu noktada en başta söylenmesi gereken şey, varılmak istenen yerin herhangi bir olağan devlet şekliyle örtüşmeyen bir baskı düzeni olduğu gerçeğidir. Bu durumu baştan tespit etmek Saray’dan barış çözüm ya da demokratikleşme beklentisini reddetmek anlamına gelir. Kabul edilmelidir ki; 16 Nisan referandumu ile saray kendisinin sistem içi meşru kanallar marifetiyle devrilme imkânını kapatmış devrim veya darbe dışında bir seçeneği ortadan kaldırmıştır. Bundan sonra iktidar saray için bir varoluş meselesidir ve bu iktidarı korumak için canını ortaya koyarak direnecektir. Referandum bu ülkede demokratik görünebilecek ve Saraydaki iktidarın el değiştirmesiyle noktalanacak herhangi bir seçimin imkânını ortadan kaldırmıştır. Böyle bir olasılığın belirmesi durumunda her çeşit vahşetin kanlı müdahalenin çatışmanın hatta yıkımla sonuçlanacak bir savaşın gündeme getirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Saray iktidarını korumak ve perçinlemek için her şeyi göze alabilecek bir noktada durmaktadır zira artık iktidar onlar için var oluş meselesidir. Kefen gerçek anlamıyla referandumdan sonra saray tarafından giyilmiştir.  Bugünden 2019 seçimini temel alan ve hala iktidarı bir seçim yoluyla değiştirmeyi arzulayan politik yönelim bir yanıyla gözlerini bu gerçekliğe kapatmak anlamına geldiği gibi diğer yanıyla sarayın iktidar yolundaki fay hatlarını görmeyen referandum sonucunu kabullenmeyen kitlelere sırtını dönen ve sokaktaki öfkeyi sönümlendirerek saraya hizmet eden bir çizgi alanına gelecektir.

AKP ve onun temsil ettiği sınıfsal zemin devlet ve toplum yapısının doğrudan devlet eliyle yeniden şekillendirileceği Türk-Sünni-Erkek bir baskı rejimi kurmaya çalışıyor. Devlet eliyle yeni bir sermaye sınıfı palazlandırırken yine devlet eliyle toplumsal yaşam İslami Türkçü öğeler temelinde yukarıdan aşağıya yeniden şekillendirilmek isteniyor. Sözün özü yaşanan ve yaşanacak olan sadece siyasal baskının doruğa çıktığı ağır bir baskı düzeni olmayıp aynı zamanda toplumsal yaşamında bütün kurgularıyla yeniden tariflendiği bir süreç olacaktır. Doğal olarak salt siyasal özneleri hedef alan bir siyasal baskıyla yetinilmeyecek toplumsal bütün öğeleri hedef alan sosyal bir baskı süreci de devreye girecek demektir. Sıradan insanın politik baskıyla yüzleştiği ve kaçınılmaz olarak siyasallaşacağı bir dönem yaşanacağı öngörülmelidir. Bu durum kendi içinde ciddi kırılma noktalarının ve dolayısıyla sosyalist hareket açısından önemli hareket kaynaklarının, sistem içinde ciddi çatlakların olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Marifet bu çatlakların derinleştirilmesi hareket dinamiklerinin netleştirilerek organize edilebilmesinin başarılmasında ya da başarılamamasında kendini ele verecektir.

Yargı temel zor aygıtına dönüşüyor

Polis ve mahkemelerin temel baskı aracı olarak öne çıktığı, medya ve bütün ideolojik aygıtların bu baskıyı besleyen aygıtlar olduğu hatta daha ileriye giderek ideolojik aygıtların kendisinin giderek baskı aygıtına dönüştüğü, toplumsal muhalefetin öncelikli olarak sistem karşıtı siyasal unsurlardan başlanılarak adım adım bu zor aygıtıyla sindirilmeye çalışıldığı bir sürecin içerisinden geçiliyor . Devletin zoru ilk elden siyasal öznelere ve bu özneler içerisinde iktidara karşı iktidar perspektifiyle hareket eden ve toplumsal öfkeyi bir siyasal ayaklanmaya dönüştürmeyi arzulayan unsurlara yöneldiği için toplum nezdinde baskı daha çok hegemonik bir olgu olarak hissediliyor. Hegemonik baskı güncel olarak çıplak zordan çok daha ağır sonuçlar üreterek toplumsal dinamiklerin mücadele azmini ve değiştireme umudunu körelterek etkisini büyütüyor. Gerek toplumun geniş bir kısmının gerekse siyasal grupların önemlice bir kesiminin iktidar ve onun zoruyla siyasal olarak karşı karşıya gelmediği için söz konusu zoru kendi üzerlerinde hissetmemeleri sürecin olağan ve geçici bir olgu olarak okunması yol açıyor ki en tehlikeli durum da burada ortaya çıkıyor. Bir çeşit körleşme denilebilecek olan ve aslında yaşanmakta olanı gözlerini kapatarak, gelmekte olanı görmeyerek olacak olanın olmayacağını umarak ve eninde sonunda egemenler içindeki çatışmanın kötü gidişi kesintiye uğratacağını varsayarak kurulan hayat, kitlelerde belirginleşen öfkenin adım adım sönümlenmesi ile sonuçlanacak ve teslimiyetle bağlanacaktır.

Her şeyin eninde sonunda değişeceği yani gelip geçici olduğu temel gerçeklik olarak kabul edilse de sürecin doğrusal işleyişinin beklendiği kadar kısa sürmeme olasılığı oldukça yüksel bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. Erdoğan, 16 Nisan Referandumu’nda istediğini almıştır ve ortaya çıkan gerçeklik Hayır Cephesi’nde buluşan halk kitleleri hariç egemen güçler ve politik çevrelerin referandumun sonucu konusunda uzlaştığını göstermektedir. Nitekim TÜSİAD’dan Avrupa Birliği’ne CHP’ye kadar pek çok yapı referandumun sonuçlarını değil bu sonucun nasıl toplumsal yaşama uyarlanacağını tartışmaktadır. Denilebilir ki bütün egemen çevreler başkanlık sisteminde anlaşmıştır. Mesele bu başkanlığın içinin nasıl doldurulacağı, sınıfsal temelinin hangi bileşkelerle atılacağı meselesidir. Bu bağlamda egemenler arası çatışmanın esas olarak şimdi başladığı ve bu çatışmanın oldukça sert geçeceği söylenebilir. Bu tespit beraberinde aralarında uzlaşmaz çelişkiler olmayan egemen güçlerin kendi varlıklarını tehlikede gördükleri ya da politikalarını sürdüremez hale geldikleri noktada çok rahat uzlaşacakları ön kabulüne yaslanır. Sözün özü egemenler eliyle Erdoğan’ın uzak olamayan bir gelecekte devrileceği beklentisi siyasal olarak işçi sınıfı ve toplumsal muhalefetten yani öz gücüne güvenmekten kaçınmayı ve sırtını kendi sağına hatta emperyalist güçlere yaslamayı getirir. Dünün sağından devrim bekleme anlayışı bugün sağından demokrasi bekleme anlayışına evrilmiş görünüyor.

Sarayın korkusu

Toplumsal karamsarlığın arka planında işçi sınıfı ve ezilenler cephesinde siyasal iktidarın karşısına dikilebilecek politik bir güç birikiminin oluşmaması bu birikimin altını doldurduğu karamsar havayı dağıtacak ve muhalif güçleri yan yana getirip değiştirme umudunu büyüterek mücadele azmini derinleştirecek bir politik programın şekillenmemiş olmaması yatar. Bu noktada peşinen söylemek gerekir ki sokağa hâkim olan kaygının misliyle katı saraya hâkimdir. Bütün ihtişamı ve rakipsiz görünümüne rağmen saray korkunç derece yalnız ve çaresiz bir görünüm sunmaktadır. Referandumun toplumsal muhalefet cephesinden okunması gereken en önemli özelliği halkın yarıdan fazlasının referandum sonuçlarını meşru görmediği ,sarayın iktidarını onaylamadığı  ve aynı zamanda politik olarak 16 Nisan sabahı durduğu yerde durduğu gerçeğidir. Erdoğan bu geniş toplumsal tabandan herhangi bir rıza beklentisine sahip olmadığı için hızla bu tabana yüzünü dönmüş onun örgütlenme ve mücadele azmini sönümlendirip bu cepheyi parçalamak için harekete geçmiştir. İlk elden HDP ve onun içerisinde sosyalist hareketleri hedef alan saldırının arka planındaki gerçeklik olası önderlik pozisyonunu şimdiden tüketme çabasıdır. Buna rağmen devletin özellikle muhalefetin güçlü olduğu bölgelerde ürkek duruşu toplumsal öfkenin dimdik ayakta durduğunu da gösterirken sarayın bir halk ayaklanması ve bunun sonuçlarından da ciddi şekilde kaygı duyduğuna da işaret etmektedir

Bunun somut örneği Ankara’da Yüksel Caddesi’ndeki direnişin bastırılamamasıdır. Meşru taleplere sahip uzun erimli bütün mücadeleler başarı şansına sahiptir.

Sosyalist hareketlerin olup bitenin olağanüstülüğünü görmezden gelmesi ne kadar büyük bir sorunsa aynı şekilde halk kitlelerinin bu olağanüstülüğü kabullenmemesi bir o kadar avantajdır. Yapılması gereken bir yanıyla Hayır ekseninde buluşmuş geniş kitleleri siyasal iktidarı hedef alan bir siyasal program eksininde bir demokrasi cephesi perspektifiyle yan yana getirmeye çalışmak olmalıdır. Bu perspektif aynı zamanda bir yandan bu cephe içindeki sosyalist öznelerle ikincil bir yan yana gelişin arayışlarını geliştirirken öte yandan yüzünü şimdiye kadar saraya dönmüş ama bugünlerde ciddi şekilde hareketlenmeye başlamış işçi ve yoksul kitlelere seslenmeyi de hedef almalıdır. Yaşanan süreç ne kadar karamsar görünürse görünsün uzak olmayan bir geleceğe iyimser gözlerle bakmanın bütün imkânları mevcuttur.  Çelişik görülen bu iyimserliğin altında sistemin yürütülemez tıkanıklığı kadar sistem karşıtı güçlere yaslanabilme beklentisini yatmaktadır. Çatlak tam burada belirginleşir Kürt Özgürlük Mücadelesi ezilenler halklar ve işçi sınıfını temel alan ortak bir mücadele hattı bu çatlakları büyütme derinleştirme şansına sahiptir. Sırtını egemen güçlere yaslayan her çeşit iyimserlik ise korkunç bir kötülüğü besleyecektir.