Son Dakika
16 Ağustos 2017 Çarşamba
28 Nisan 2017 Cuma, 17:55
Nabi Kımran
Nabi Kımran nabikimran@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

1 Mayıs, Kavga Sancağımız!

Not: 12 Eylül 1980’den 2010’a uzanan süreçte 1 Mayıs’lara panaromik bir bakışı amaçlayan bu yazı  Türkiye Gerçeği’nin 9. Sayısında yayınlandı. Yine zorlu bir 1 Mayıs’ın öngününde bellek tazelemek için yayınlıyoruz.

İyi okumalar.

 

1981-1986: Karanfilli 1 Mayıslar

Her şey bu meydanda olup bitmişti…

Halayları, haykırışları, umutlarıyla 500 bin emekçi bu meydanı zapt etmiş, ardında 37 can bırakarak yine bu meydandan çekilmişti kahredici çaresizliğimiz…

Zaferlerin ve yenilginin iç içe geçtiği bir tarihi iliklerinde hissederek, sarsılarak ve sessizce ant içerek geçtiler yıllarca Taksim meydanından devrimciler. Kimisi göğsüne bir karanfil iliştirerek geçip gitti Taksim’den. Bazıları bir üniversite bahçesinde bir sazın etrafında toplaşarak inceden marşlar, türküler söylediler 1 Mayıslarda. Adalarda, Belgrat ormanlarının kuytulara çekilen küçük toplulukların gizli inancı ormanın, denizin fısıltılarına karıştı. Göğse iliştirilen karanfil, cunta yıllarında 1 Mayısların parolası oldu; karanfil lisanıyla çözüldü yasaklı yılların dili. Okullardan, fabrika önlerinden, meydanlardan, ille de Taksim meydanından sessizce geçip giden karanfilli genç kızlar ve delikanlılar, ‘’biz buradayız’’ diyorlardı karanfil lisanıyla, ‘’yine geleceğiz’’!

O yıllarda her nasılsa gazetelere haber olabilen bir olay, dönemin ruhunu çarpıcı biçimde anlatır. 1977 1 Mayıs’ında 37 yoldaşını ve bir kolunu yitiren yaşlı adam, her yıl Burhaniye’den kalkıp Taksim’e gelmekte, bir ağacın üzerine attığı karanfilin önünde saygı duruşunda bulunduktan sonra hiç oyalanmadan Burhaniye’ye geri dönmektedir…

1 Mayıs, işte bu inatla, bu ruhla taşındı bugünlere…

1 Mayıs, Türkiye devrimci hareketinin en güzel devrimci inadıdır dersek abartmış olmayız. Başka hiçbir olayda olmadığı kadar, 1977 1 Mayıs’ının anısına bağlılık devrimcilerin belleğinde ve eyleminde yaşatıldı. 77 1 Mayıs’ında kana bulanan bayrağımızı, düştüğü yerden kaldırıp Taksim’e dikme inadı, tam 33 yıl sonra gerçekliğe dönüştü.

1977 1 Mayıs’ı nasıl ki zaferle yenilginin iç içe geçtiği bir tarihi kavşaksa, 2010 1 Mayıs’ı da -33 yıllık inadın Taksim’in zincirlerini kırdığı bir anda- başkaca tehlikelerin uç verdiği bir kavşaktır. 1 Mayıslar, devrim ve karşı-devrim kamplarının durumu ve siyasi süreçler açısından bir barometre olageldi Türkiye’de. Dünya ve memleket şartlarının fırtınalı havaları işaret ettiği bir süreçte, 2010 1 Mayıs’ının aynasından yansıyan zafer-gevşeme, nostalji-karnaval atmosferi bir dizi uyarıyı kaçınılmaz kılıyor. Yaklaşan fırtınanın çetinliği, hiç de karnaval esintileriyle göğüslenebilecek cinsten değildir. Ve 1 Mayıs’ın 30 yıllık devrimci tarihi, yeni döneme hazırlanmak için azımsanamayacak tarih bilinci ve manevi donanımla yüklüdür. Belleksizliğin, köksüzlük ve sığlığın kol gezdiği bir dönemde hatırlamak ve hatırlatmak devrimci bir görevdir. Bu bilinçle, 1 Mayısların son 30 yıllık tarihinden kesitler aktarmaya çalışacağız bu yazıda.

1 Mayıs 1987

Cunta’ya karşı alttan alta süren mücadele 1987 1 Mayıs’ında ilk kez kendini kamusal alanda ifade edecek güce ulaştı. Derby ve Netaş grevleri -bugün için alelade sayılabilecek bu grevler cunta koşullarında önemliydi-, tutsak ailelerin mücadeleleri, Kürt gerillasının hissedilmeye başlayan etkileri ve hepsinden önemlisi 1 Mayıs’ın öngününde, 14 Nisan eylemleriyle parlak bir çıkış yapan devrimci öğrenci hareketi, 1 Mayıs’ın kutlanmasını olanaklı kıldı. Aydınların girişimiyle Beyoğlu Emek sinemasında yapılan 1 Mayıs kutlamasına 700-800 cıvarı katılım oldu. Geceye damgasını Can Yücel’in Yalçın Küçükle tartışması vurdu. Olayın hemen ardından sahneye çıkan Timur Selçuk, ‘’biz küçük burjuva aydınlar bu işi bu kadar yapabiliyoruz, iyisi mi gelecek yıllarda 1 Mayıs’ı asıl sahiplerine bırakmalıyız’’ dedikten sonra piyanosunun başına geçerek müthiş bir coşkuyla 1 Mayıs Marşını okumaya başladı. Kitlenin yumruklar havada haykırdığı marşın coşkusuyla yankılanıyordu Emek sinemasının duvarları. Bu haykırış, 1 Mayıs’ın salonlara sığmayacağının ilk güçlü işareti oldu.

1 Mayıs 1988

1988 1 Mayıs’ının ön günleri, 1987’de başlayan sürecin devamıdır. Bu bir yıl içinde devrimci örgütler daha organize hale geldiler. Öğrenci hareketi militan bir çizgide gelişmeye devam etti. İşçi hareketinde ise, devrimci ve öncü işçilerin birliğini sağlamaya dönük  girişimler (Devrimci Sendikal İşçi Muhalefeti-DSİM)  hız kazandı. DSİM ve öğrenci derneklerinin örtülü anlaşmasıyla cunta sonrasında ilk kez Taksim hedefli 1 Mayıs örgütlendi. Sayıları bine yaklaşan eylemciler Galatasaray Lisesi önünden Taksim’e doğru yürüyüşe geçtiler. Kitlenin önü Taksim girişinde kesildi ve çatışma başladı. Tüm ara sokaklara yayılan çatışmanın bilançosu onlarca yaralı, 85 gözaltı ve eski Beyoğlu karakolunda bazı devrimcilere uygulanan falakalı işkenceler oldu. Fakat buz kırılmış, yol açılmıştı bir kez; bundan sonra gelecek dalgalar, ilk acemi adımlardan çok daha güçlü olacaktı.

1 Mayıs 1989

Sizin tanklarınızla ezip geçtiğiniz

Öldü sandığınız çiçekler

Çekilip yeraltına

Çocuklarına dövüşmeyi öğretecekler!“

1989 1 Mayıs’ına bambaşka bir tabloyla ulaşıldı. İki milyon işçiyi Türkiye’nin her yerinde sokaklara döken (barışçıl) Bahar Eylemleri dizisinin en hareketli dönemi yaşanıyordu. Öğrenci hareketi, aynı yılın 1 Aralık’ında gerçekleşecek olan, dönemin en militan eylemi Basın Yayın işgalinin provası niteliğindeki İÜ. Rektörlük ve Yıldız Üniversitesi işgallerini gerçekleştirmişti. 1987’de 30-40 kişilik sınırlı bir toplulukla güç bela yapılabilen 16 Mart anması, 88 ve 89’da bin civarı katılımla gerçekleşiyor ve devrimciler Laleli’de önlerine çıkan ekip otosunu paramparça ediyordu. Dev-Sol, TKP-ML, TİKKO ve TKP-B (TDP)’nin şehir gerillası denemelerinin ilk adımları atılıyor, faşist rejim şehirlerde yargısız infazlara başlıyordu. Kürt illerinde serhildanların ilk örnekleri filizlenmeye başlamıştı. Cunta yıllarının karanfilli 1 Mayıslarında mayalanan ruh, fırtına olup sokaklarda esmeye hazırdı artık. Sabah ilk gösteri haberi Kazlıçeşme’den geldi. Fabrikalardan Topkapı’ya doğru yürüyüşe geçen deri işçileri Topkapı’da saldırıya uğradı, onlarca yaralı ve gözaltı oldu. Aynı saatlerde grevdeki Coca-Cola işçileri İncirli’de E-5’i trafiğe kapatarak yürüyüşe geçtiler. Yine çatışma ve gözaltılar oldu. Sabah saat 08.00’de Merter Keresteciler sitesinde üç devrimci grup (TKİH, TKP ML Hareketi ve TDKP) ortak pankart açarak yürüyüşe geçtiler. Çaresiz kalan polis kitlenin üzerine ateş açtı. Çatışma Merter, Güngören civarı ve Tozkoparan’a yayıldı. Şans eseri vurulan olmadı. Tozkoparan polis karakolu işkencehaneye dönüştü. 89 1 Mayıs’ı önemlidir. Hem ilk kez kitlesel militan bir çıkış olması hem de yapılan tartışmaların ardından iki ayrı alanda toplanmaya neden olan farklı eğilimlerin kendini göstermesi itibariyle…

O dönemde 1 Mayıs öncesinde, 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağına dair sendikalar, bazı sendikaların İstanbul şubeleri ve devrimci gruplar arasında ciddi tartışmalar yürütülmüş ve iki ayrı görüş ortaya çıkmıştı. 4 siyasi dergi çevresi (Yeni Demokrasi, Hedef, Çözüm, Emeğin Bayrağı) 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması konusunda ısrarcı olmuş ve bu karar doğrultusunda davranmışlardı. Bazı sendikalar ve bir kısım dergi çevreleri ise Mecidiyeköy’de ısrarcı olmuş ve orada toplanmıştı. O dönem yapılan bu tartışmanın, yüzeysel olarak mekan tartışmasının ötesinde bir anlamı vardır. Cunta yıllarının yılgınlığına kitlesel anlamda karşı koymanın adıydı Taksim. Taksim, basit anlamda bir mekan olmasının ötesinde bir geleneğin sahiplenilmesi, devrimci duruşta ısrar anlamına geliyordu. Sendikalar ise aynı kararlılıkta davranma niyetinde değildi. 89 1 Mayıs’ında Taksim cıvarında ilk kitlesel çatışma İstiklal Caddesinde oldu. Caddede 1 Mayıs sabahı 3000’i aşkın kitle toplandı. 4 dergi çevresinin ortak pankart arkasında yürüyüşü başladıktan 5 dakika sonra polis dört bir koldan kitleye saldırdı. İstiklalde dağılan kitlenin önemli bir kısmı Şişhane-Tarlabaşı taraflarına çekildi. Oradaki çatışmalar gün boyu sürdü. Kitle Şişhane yokuşunda  bu kez  silahlı saldırıya uğradı ve 18 yaşındaki genç işçi Mehmet Akif Dalcı başından vurularak şehit düştü. Aynı anlarda Elmadağ’da toplanarak Taksim’e yürüyüşe geçen öğrenci gençlik de -öğrenci derneklerinin toplanma noktası Elmadağ idi- Taksim’e girmelerine ramak kala şiddetli bir saldırıya uğruyor ve çatışarak Dolapdere civarına çekiliyordu. Dolapdere üzerinden Şişhane’ye ulaşan gençliğin katılımıyla Şişhanede sayıları 5 bine yaklaşan kitle, Şişhane-Kasımpaşa sokaklarındaki dişe diş çatıştı.

Öte yandan bir kısım sendikanın aldığı karar gereği sayıları 5-10 bin civarı olan işçi kitlesi ise saat 11.00’de Mecidiyeköy meydanında toplandı. Hedef Taksim! Kitle harekete geçmeyi beklerken, sendikacılar eylemin iptal edildiğini açıkladılar. Polis tarafından açıkça ölümle tehdit edilmişler ve yürümeyi göze alamamışlardı. İlk saldırı ve çatışmalar o anda başladı. Toparlanan kitle E-5’e paralel alt yoldan Çağlayan’a doğru yürüyüşe geçti.

Abide-i Hürriyet girişindeki köprü altında tertibat alan polis, kitlenin bir kısmının geçişine izin verdikten sonra korteje yandan vahşice saldırdı. Dörtyol ağzında uygunsuz bir tuzağa düşen kitle, yol kenarındaki bir apartman boşluğuna yuvarlanmaya başladı. Boşluk ağzına kadar insanla dolmuştu, mucize kabilinden ezilerek ölen olmadı. Çatışma tüm bölgeye yayıldı. Apartman boşluğundan çıkanlar ve etrafa dağılanlar Şişli’ye doğru yürüyüşe geçtiler. Şişli Camii önünde çok ağır bir saldırı daha oldu.

2 Mayıs günü İstanbul Üniversitesinde dönemin en kitlesel ve militan forumlarından biri yapıldı. Mehmet Akif Dalcı şahsında 1 Mayıs Şehitleri anısına ant içen gençlik, forumda cenazeye katılma kararını haykırmıştı.

3 veya 4 Mayıs günü Zeytinburnu’nun yoksul sokaklarını dolduran beş bin civarı devrimcinin coşkusu, deri işçilerinin disiplinli bir kortejle alana gelmesiyle daha da artıyor. Yanılmıyorsak bir imamın oğlu olan Mehmet Akif Dalcı binlerce yoldaşıyla buluşmayı beklerken saldırı başladı. Kitle, bendini yıkan bir sel gibi püskürttü polisi. Kolluk kuvvetlerinin düzeni bozulurken, Zeytinburnu sokakları bir uçtan bir uca savaş alanına döndü. Polis minibüsleri devirip barikat olarak kullanırken, sokaklar polisin havaya sıktığı yüzlerce mermiyle yankılandı. Yer yer hala gecekondu özelliğini koruyan Zeytinburnu halkı göstericilere kucak açmakta, evinde saklamakta, su taşımaktaydı. Yanlış hatırlamıyorsak o gün ilk kez gaz bombası da kullandı polis. Nihayet çatışmaların ateşi düşmeye başladığında, devrimcilerin el koyduğu belediye otobüsleri yol boyunca topladığı göstericileri bölge dışına taşımaktaydı… Günün bilançosu onlarca yaralı, işkenceli gözaltılar ve polise uzun süre musallat olan “Zeytinburnu Sendromu”dur. Dalcı’nın cenazesini izleyen bir yıl boyunca işkence gören hemen her devrimci, “o gün Zeytinburnu’nda mıydın ulan?” sorusuna muhatap olmuştur.

1989 1 Mayıs’ı ile militan Taksim-1 Mayıs geleneği cunta yıllarının ezikliğini alt ederek geri dönülmezcesine ayağa dikildi.

1 Mayıs 1990

‘90 1 Mayıs’ının tek cümleyle özetlemek gerekirse,  büyük gözaltı” demek yeterlidir. Hedef yine Taksim‘di. Devrimci grupların her biri belirledikleri toplanma noktalarından Taksime yürümek için organize oldular. ’89 1 Mayıs’ının şokunu hala atlatamayan diktatörlük, tüm İstanbul’u hapishaneye çevirerek yanıt verdi devrimcilere. Kim olduklarına aldırmaksızın, Taksim civarındaki her topluluk yerlere yatırılarak gözaltına alındı. Belediye otobüsleri doğruca emniyete çekildi. Beyoğlu’ndaki pasajların kepenkleri indirilerek içerideki herkes işkencehanelere taşındı. Emniyet binaları insanları almaz olmuştu. Kapalı spor salonları, Bayrampaşa’daki Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü civardaki tüm karakollar Gayrettepe işkencehanesi hınca hınç doluydu. Binlerce gözaltı vardı. Ertesi gün burjuva basın gözaltı sayısını 3 bin olarak verdi. Büyük gözaltı, trajikomik olaylara da sahne oldu. Gümüşsuyu Yokuşu’nda kabloları telden çıkan bir troleybüs (boynuzlu diye de anılırdı bu otobüsler) doğruca Gayrettepe girişine çekilmiş, ellerinde alışveriş fileleriyle yaşlı başlı insanlar Gayrettepe’nin meşhur garajına doldurulmuşlardı. Tersi örnekler de eksik değildi: Otobüslere el koyan birkaç polisi enterne eden göstericilerin çoğu da yollarda firar etmişti. Tüm bunlara rağmen gözaltı cenderesini kırabilen devrimciler Taksim’i zorluyorlardı. Günün en şiddetli çatışmaları Dolapdere-Kurtuluş yokuşlarında yaşandı. Helikopterler ve özel timlerle takibe alınan grupların üzerine Kurtuluş yokuşlarında kurşun yağdırıldı. Gülay Beceren adlı İTÜ’lü devrimci yoldaşımız ağır yaralandı. Gülay Beceren, o gün o merdivenin başında aldığı kurşun yarasından dolayı hala tekerlekli sandalyeye mahkum yaşayan bir 1 Mayıs gazisidir.

1 Mayıs 1991 

Dönemin haleti ruhiyesini anlatabilmek için şunu söyleyebiliriz ki; 1989 1 Mayıs’ından itibaren ölümü göze almadan 1 Mayıs’a katılmak mümkün değildi. Çoluk çocuğuyla gizli-açık vedalaşarak evinden çıkan pek çok insan olduğu biliniyordu. 1 Mayıs Taksim, işte bu inat ve iradenin adı oldu bu topraklarda.

’91 1 Mayıs’ı polisin bir yıl önceki taktiğini boşa çıkarma esasına göre örgütlendi. Birkaçı hariç hemen hemen tüm devrimci gruplar, Taksim’e yürümek için nispeten uzak bir toplanma noktası belirlediler: Saraçhane Parkı. Bu taktik işe yaradı ve ilk bariyerlerini Şişhane civarında kuran polis atlatıldı. Sayıları 3-5 bini bulan kitle, örgüt pankartlarını açarak Saraçhane- Unkapanı hattından Taksime’ doğru yürüyüşe geçti. Grubun önü tam Unkapanı köprüsü girişinde kesildi ve şiddetli bir çatışma yaşandı. Bazı gruplar ise daha önceden aldıkları karar gereği daha sonra toplanarak korsan gösteri yaptılar.

 

 

1 Mayıs 1992 

1987’deki salon toplantısını saymazsak  88, 89, 90 ve 91 yıllarında süren devrimci inat, faşist rejime geri adım attırdı. 1992’de ilk kez 1 Mayıs’ın yasal izinle kutlanmasıyla yeni dönem başladı. 1992-2006 arasındaki 15 yıl farklı özelliklere sahip inişli-çıkışlı yasal 1 Mayıslar dönemidir.

2007-2008-2009 yılları, ehlileştirme kıskacına dönüşen yasallığı Taksim meşruiyetiyle çiğneyen militan geleneğin yeni bir canlanmasına tanık oldu. Nihayet 2010’da 1 Mayıs yasal bir hak olarak kazanıldı ve Taksim’de kutlandı.

Yasallık döneminin kapıları 1992 1 Mayıs’ıyla aralandı. Doğu Perinçek’in partisinin yaptığı başvuru kabul edildi ve Gaziosmanpaşa Meydanı‘nda kutlamalara izin verildi. (İlerleyen yıllarda kontrgerillayla hemhal olduğu açığa çıkan Perinçek’in -militan iradesi önceki 4 yıl boyunca kırılamayan 1 Mayıs’ın yasallıkla ehlileştirilmesine aracılık eden bir misyonla- 1992 kavşağında sahneye çıkması manidardır.) Perinçek, 2000’e doğru dergisinde devletin Kürt illerinde iğrenç suçlarını teşhir eden bir çizgi tutturarak, 1970’lerden kalan ihbarcı imajını silmeye çalışıyordu ve bunda nispeten başarılı da oldu. Devrimci saflarda ciddi tartışmalar yaratmasına rağmen, Gaziosmanpaşa 1 Mayıs’ı genel kabul gördü. 25-30 bin civarı kitle, 1 Mayıs’ı cuntadan sonra ilk kez yasal izinle meydanlarda kutladı. Bazı devrimci gruplar yasal 1 Mayıs’a katılmadılar. Beyazıt gibi merkezi yerlerde korsan gösteriler yaparak 1 Mayıs’ı kutladılar.

1 Mayıs 1993-1994

Bu yıllarda 1 Mayıs, Şişli Abide-i Hürriyet meydanında yasal olarak kutlandı her iki yılda da bazı devrimci gruplar alan giriş-çıkışlarında polisle çatıştılar. (Dağılma esnasında Taksim’e yürünme hedeflenmişti) Bazı sendikalara ve sol gruplar ise Kartal Meydanında kutladılar 1 Mayıs’ı. Abide-i Hürriyet, giderek 1 Mayıs’ı tecrit-etkisizleştirme-boğma cenderesi olmaya başladı. Fakat toplumsal-siyasal çatışmanın derinleşmesinden hız alan hareket, bu cendereye boyun eğmeye hiç de razı değildi.

1 Mayıs 1995

’95 1 Mayıs’ı dolaysızca Gazi başkaldırısının uzantısıdır. Yerel ayaklanma sınırlarına dayanan başkaldırı, barikatlar, silahlı çatışmalar, (yerel) sokağa çıkma yasağının on binlerin adımlarıyla paspas gibi çiğnenmesi, Gazi ve Ümraniye’de 22 şehit, kaçırılıp katledilen Hasan Ocak’ın şahsında yürütülen kayıplar kampanyası… Cunta sonrası gelişen en ciddi halk hareketlerinin adıdır Gazi. 1 Mayıs 1995, Gazi’den hız alan özgüvenin çiçeğe durduğu gün oldu. Hasanpaşa‘dan Kadıköy’e uzanan yüz binlik kortej, etkileyici bir şekilde 1970’lerin havasını ve görkemini çağrıştırıyordu. Korteje tepeden tırnağa kırmızı renk hakimdi; Cunta yıllarının karanfilli 1 Mayısları, Kadıköy’de çiçeğe durmuştu adeta. Polisin bütün tedbirleri boşa çıkarılmış ve tüm örgütler pankartları, orak-çekiçli bayraklarıyla gelincik tarlasına dönüştürmüşlerdi Kadıköy’ü. Hava, tam bir devrimci baharı çağrıştırıyordu. Yeni yeni örgütler sahneye çıkmış, bittiği yok olduğu sanılan örgütler alanda yerlerini almıştı. Keza yeni dinamiklerin ilk kez görünür olduğu yer oldu 95 1 Mayıs’ı. Çevreciler, feministler, Alevi dernekleri, yöre dernekleri, yerel ve özel talepleri dillendiren gruplar… kötümser bir bakışla “parçalanma” olarak adlandırılabilecek olan bu tablo, gerçkete ise 95 1 Mayıs kortejinin ahenkli görkeminde toplumsal dinamiklerin fışkırdığı bir zenginlik olarak yansıyordu. Hava, isyancı bir baharın uyanışıyla yüklüydü. Kürt hareketi de ilk kez güçlü bir temsiliyetle oradaydı. Ve hepsinden önemlisi, yol boyunca kortejleri izleyen kalabalıkların coşkulu alkışlarıydı.

Kolluk güçleri çaresizce izlemekle yetindiler gösteriyi, fakat düzenin kumanda tepelerinde alarm çanları çalmaya başlamıştı.

1 Mayıs 1996

’95 1 Mayıs’ındaki tablo, aradaki iniş çıkışlara rağmen daha da güçlenerek (ve fakat yorgunluk emareleri de taşıyarak) ’96’ya ulaştı. 1996 1 Mayıs’ında Kadıköy’e yürüyen kitle 150 bini aşmıştı. Daha önemlisi kendiliğinden, dağınık bir katılımla değil, devrimci yapıların çekim alanında Kadıköy’e gelmişti kitle. Radikal devrimci yapıların kortejleri bir önceki yılın neredeyse iki katına çıkmıştı.

Faşist rejim bu yükselişi küçük ölçekli bir 1977 katliamı denemesiyle karşıladı. Kitlenin üzerine kurşun yağdırıldı. Hasan Albayrak aldığı kurşun yaralarıyla daha yürüyüş başlamadan şehit düştü.

Bu, günün nasıl geçeceğinin ilk kanlı işaretiydi. Alana yayılan haber kitleyi daha da biledi. Sayıları iki yüz bine yaklaşan dev kortej, dizginlenemez bir militan ruhla Kadıköy’e aktı. Ve gün nasıl başladıysa öyle devam etti. On binlerce insanının üzerine ölüm kustu faşist namlular. Yalçın Levent ve Dursun Odabaş aldıkları kurşun yaralarıyla şehit düştüler. Emniyette işkenceyle katledilen Akın Rençber adlı devrimci gençle birlikte 96 1 Mayısının şehit sayısı dörde çıktı. Kitlenin yanıtı devrimci öfkenin gazabı oldu. Tek cümleyle Kadıköy yerle bir edildi. Bankalar, büyük işletmeler, otobüsler, trafik lambaları… önüne ne geldiyse yıkıp geçti kitle. Bu arada küçük burjuva nezaketine pek dokunan “lalelerin çiğnenmesi vukuatı” da gerçekleşti. Ertesi gün düzenin sözcüsü medya, dökülen kanlarımızı değil, kırılan camları, dövülen laleleri anlatıyordu yana yakıla… 1 Mayıs’ta Kadıköy’ü tarumar eden devrimci öfkenin, faşist saldırıların tahribatını dizginleyip püskürttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

’95,’96 1 Mayısları, ’76,’77 1 Mayıslarının küçük ölçekli tekrarları oldular adeta. 1989’da doruğuna ulaşan 1 Mayıs militan eylemleri kesinlikle ’95,‘96’nın kitleselliğinden uzaktı. 1995-96’da militan bir kitleselliğin yükselmekte olduğunu gören faşist rejim, eski kanlı taktiğini sahnelemekte tereddüt etmedi. Kontrgerilla provokasyonu marifetiyle kitle katliamına yöneldiler. Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın basına yansıyan bir demeci dikkat çekicidir; “Doğu neredeyse kontrolden çıkmak üzereyken, bir de batının sokaklarını kaybetmeye tahammül edemezdik.” İşte bu anlayış ve konsept, ’96 1 Mayıs’ını kana buladı. 1 Mayıs’ı izleyen günlerde basına konuştuktan sonra sırra kadem basan itirafçı Muratlar (Murat Demir ve Murat İpek), 1996 1 Mayıs’ında görev aldıklarını açıkça beyan ettiler. Düzen aynı düzen, kumpas 1977’den aşına olduğumuz aynı kanlı kumpastı.

1997’den 2006’ya 1 Mayıslar

Yükselme emareleri gösteren toplumsal muhalefetin ve devrimci hareketin geriletildiği, bastırıldığı dönemin renksiz, soluk izlerini taşır bu yıllarda 1 Mayıslar, tam 10 yıl süren tatsız tuzsuz bir süreç… Bu vesileyle hatırlatmak isteriz ki son 30 yılda Türkiye’de 1 Mayıslar baskın bir işçi rengi, taşımadılar; 1 Mayıs bayrağı devrimcilerin kanı, teri, kavgası üzerinden yükseldi. Ve 1 Mayısların kaderi kopmazcasına devrimci hareketin durumuna bağlı oldu. Devrimci hareket saflarındaki işçi, emekçiler bir yana bırakılırsa, kurumsal işçi hareketi (sendikalar), devrimcilerin açtığı yoldan 1 Mayıs alanına geldi; geldiği kadarıyla da alanın asıl kitlesel gücünü oluşturmadı ve her şart altında barışçıl mücadelenin kapsama alanında durdu. Devrimci hareket, ’95, ’96 yıllarında sınırları(nı) zorlamakla birlikte, istikrarlı bir kitle temeline kavuşamadı. Ve bu aşil topuğu, polisiye operasyonlarla devrimci hareketin etkisizleştirilmesinin yolunu açtı. Gerileyen devrimci hareket gerçekliği, dolaysızca 1 Mayıs alanlarına yansıdı. Önceki mücadele yıllarının kazanımı olan izinli 1 Mayıs olanağından yararlanılarak, göreli bir kitlesellikle kutlandı 1 Mayıslar. Ve fakat bu, düzenin inisiyatif üstünlüğünün göz çıkaran görünümü olan, militan ruhu budanmış bir “yasallık” ve “kitlesellik”ti: Uzun yıllar Abide-i Hürriyet cenderesine sıkışan 1 Mayıs gerçekliğini böyle okumak yanlış olmayacaktır.

2000-2001’den sonra devrimci hareketin tıkanmasına paralel, tablo daha da ağırlaştı. 2003-2005 aralığında kısmi bir toparlanma yaşayan hareket -1 Mart tezkeresine karşı eylemler ve NATO protestoları bu kısmi toparlanmanın işaretleridir- 1 Mayıs’ı hapsolduğu cendereden kurtarma arayışlarını da zorlayama başladı. Abide-i Hürriyet’e karşı Saraçhane meydanı seçeneği bu dönemde gündemleşti.

Hemen belirtelim ki, Türkiye’de alan tartışmaları yalınkat bir mekan meselesi değil, tastamam siyasi duruş ve tercihleri kristalize eden bir anlam taşıdı. (Benzer bir tabloyu 2007’den itibaren Taksim’e karşı Kadıköy tercihinde görebiliriz. Oynak ve değişken olan mekanlar değil, siyasi süreçler ve duruşlardır. 1995’te Abide-i Hürriyet’ten çıkıp Kadıköy’e gitmek devrimci bir anlam taşırken; 2007-2010 arasında Taksim yerine Kadıköy’de ısrar etmek sağcılık ve oportünizmdir.)

2000’li yıllar boyunca geniş anlamıyla sol ve devrimci hareket, içinden nasıl çıkacağı hala kestirilemeyen bir gerileme sürecine girdi. Dün esamisi okunmayan bazı yasal parti ve hareketler, devrimci hareketin ana damarı olan devrimci yapıları aşan kitleleri 1 Mayıs alanlarına taşımaya başladılar. Keza 28 Şubat 1997’den itibaren etkisi belirginleşmeye başlayan katı Kemalist-sosyal şoven damar, 2002’den itibaren gittikçe kalınlaştı ve 2007’deki cumhuriyet mitingleriyle zirve yaptı. Solda etkili olmaya başlayan yeni örgüt ve akımlar tam da -Kemalizm’in zehirli Rönesans’ı denebilecek- bu damarın çekim alanında duruyorlar. 1 Mayısları (ve devrimcilik adına bu ülkede yaratılan tüm olumlu değerleri) omuzlarında taşıyan devrimci örgütler kan kaybedip gerilerken, sözünü ettiğimiz ‘’damarın’’ solda kendine ciddi bir alan açması düşündürücüdür. Arkasına esaslı kavgalar bulunmayan, ‘’zamanın köpüğü’’ üzerinde yükselen bu kof sosyal şoven solculuk, Türkiye devrim(ciliğ)inin geleceği olamaz. Dahası, düzenin kumanda tepelerinde süren kayıkçı kavgasına dolgu malzemesi olmaktan da kurtulamaz. Nitekim 2007 1 Mayıs’ı öncesinde, ordunu borazanı Mehmet Ali Kışlalı’nın Radikal’deki köşesinden, Türk-İş’e aba altından sopa gösteren (‘’Taksim’e yürümezsen vebal altında kalırsın’’vs.) yazısı; faşist militarizmin doğrudan ya da dolaylı yollarla sol sahayı manipüle etme gayretinin ifadesidir. Fakat 2007’den itibaren gelişen militan 1 Mayıs-Taksim kavgaları, 1 Mayıs’ın devrimci geleneğinin yeni dönemde umulmadık bir dirilişi oldu. Bu diriliş, Kışlalıgillerin hesaplarını alt üst ettiği gibi; Taksim’in ve 1 Mayıs’ın zincirlerini, tarihinin tüm birikimine yaslanarak kırmayı da başardı. 2007 1 Mayıs’ı, 1997’den beri süregelen yenilgi yıllarının ölü toprağını -hiç olmazsa 1 Mayıslar bağlamında- militan ruhun ferahlatıcı rüzgarlarıyla süpürüp attı. 1 Mayısların ülkemizdeki tarihi yolculuğunda yeni bir dönem başlıyordu artık.

2007-2008-2009 1 Mayısları

Bu dönemde tayin edici olgusu, tutkulu bir inatla Taksim kapılarını zorlayan militan sokak savaşlarıdır. Yeni dönem militanlığının geçmişten en önemli farkı, aktörleridir. Geçmişte bu tür kavgaların merkezinde duran örgüt ve partiler, bu dönemde merkezi ağırlıklarını yitirdiler. Onlar yine sokak savaşlarının içindeydiler, fakat sürece damgasını vuran olgu radikal devrimci örgütlerden çok, yeni bir kuşak oldu. Bu kuşağın bileşenlerini ve özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz:

Üçüncü kuşak varoş gençliği; ki köyden kente yeni gelmenin ezikliğini ya da kentte tutunma ümidinin idare-i maslahatçılığını tüketmiş, kentlileşmiş, fakat kentin göz çıkaran-başımıza kakılan nimetlerinden sürgün edilmiş; itilmenin ve yoksunluğun öfkesiyle yüklü bir isyankarlıktır  2007’den itibaren Taksim kapılarını döven. Tarlabaşı’nda yoğunlaşan kent yoksullarının şahsında militan Kürt gençliği de bu kategoriye dahildir. Eğitimli işsizler ve öğrenci gençlik saflarından gelen, kendini geleneksel örgütsel formlarla ve hatta herhangi bir örgütsel formla ifade etmeyen (fakat yasal sol partilerden devrimci yapılara kadar geniş bir yelpazede örgütleri de besleyen) anarşizan damar, ki olumlu bir değer atfediyoruz bu damara. Bu 3 militan kuşağın temsilcileri  bu dönemde 1 Mayıs’ın yapıcıları oldular. İstanbul’daki NATO protestoları esnasında ilk işaretleri görülen bu yapı, 2007-2008-2009 1 Mayıslarında ve aradaki İMF protestolarında pekişti, yerleşikleşti. 1 Mayıs’ın uzun ve kanlı koşusunda ipi göğüsleyip, Taksim’in zincirlerini kırma onuru bu kuşağa düştü. Bu kuşağın 1 Mayıs mücadele taktiğini, ‘’sokak savaşında -ya da kitle hareketinde- gerilla tarzı’’ olarak adlandırabiliriz. Küçük ve zayıf kuvvetlerin güçlü bir hasma karşı hareketli, oynak ve inatçı mücadelesidir bu. Hareketin iç-bağını, ahenk ve organizasyonunu sağlayan temel faktör, herhangi bir örgüt ya da örgütlenme değil; hedef ve hedefe kilitlenmiş kararlılık oldu: Hedef Taksim! Nerede, ne durumda ve kiminle olursan ol, Taksim’e saldır. Dağılırsan derlen-toparlan yeniden saldır; şu yoldan olmazsa öbüründen, şu ekiple olmazsa diğeriyle, yeniden ve yeniden tazelenen bir enerjiyle hücuma geç. Bir arı sürüsünün dev bir fili yorup yere sermesini andıran mücadele taktiğini en iyi niteleyen kavram, kitle mücadelesinde gerilla tarzıdır.

Ve bu tarz, yukarıda özelliklerine değinmeye çalıştığımız yeni  kuşağın sosyolojik, sınıfsal, kültürel özellikleriyle çarpıcı bir uyum arz eder. Üç 1 Mayıs’ın sokak hareketlerini, kısa vadede kitle hareketlerinde yeni bir yükselişin işareti saymak yanlış olabilirdi ve oldu. Fakat önümüzdeki dönemi omuzlarında taşıyacak kuşak, çizgi ve özelliklerin belirginleşmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Devrimci harekete neden bu dönemin merkezinde duramadığı soruları yöneltilebilir; ki bu ne salt 1 Mayıslarla ne de sokak savaşı ustalığı-beceriksizliğiyle vs. ilgilidir. Fakat ne devrimci örgütler ne de Taksim kapılarında çarpışanların tümü, “iyi dövüşememekle, organize olamamakla” vs. suçlanabilir. Bu türden bir suçlama hayata, mücadeleye, sokağa tamamen yabancılaşmış kitabi bir kibirle malüldür.  Üç yıllık Taksim çarpışmalarının  karakteristiği, “organizasyonluğun organizasyonu”, “kargaşanın ahengi”dir. Bu tür bir eylem yöntemi, taktiği, yalnızca bükülmez bir militan ruh üzerine inşa edilebilir ve yerine hiç bir masa başı “planı” konamaz.

(Güncel not:  Gezi öngörüleme(z)di; fakat Gezi’de ortaya çıkan ve kitle hareketinin her kabarışında tekrar tekrar kendini gösteren  özellikler, mücadele yöntem ve taktikleri, Gezi’den yıllar önce 2007 1 Mayıs’ından itibaren belirginleşmeye başladı. Muhasebe ve fikri takip bağlamında daha 2010’da bu tespitlerin yazıldığını söyleyebiliriz. Elbette fikri takip salt pozitif olanın değil, daha çok da yanılgıların açık yüreklilikle kabulünü şart koşar; yeri geldiğinde düştüğümüz yanılgıları da yazacağız.)

1 Mayıs son 30 yılda böyle bir yolculuktan geçerek bugünlere geldi. Meşruiyetini devrimcilerin inatçı mücadelesinden aldı. On yıllara yayılan devrimci inat ve irade faşizmin iradesini kerte kerte aşındırarak sonunda kırdı. 1 Mayıs ve Taksim bize bahşedilmedi; biz onu söke söke aldık. Bir manevi süreklilik anlamında 1977’de dökülen kanlarımız kızıl bir yol oldu, 2010’da Taksim’i fethetti. Süreçte aslolan budur. Sırtını bu tarihsel zemine yaslamakla birlikte 2007’den itibaren DİSK ve aydınların Taksim ısrarı da, militan sokak savaşlarına meşruiyet kanalı açan tali, fakat önemli bir faktör oldu; hakları teslim edilmelidir.

2010 1 Mayıs’ı 

Nihayet dövüşe dövüşe kazanılan özgür 1 Mayıs!

Kazanmanın coşkusu, yitirilenlerin burukluğuyla… kucaklaşmalar , anılar ve gözyaşlarıyla Taksime giren yüz binler… dövüşerek kazanmanın ve 1977 ile kıyaslanabilen kalabalıklarla geri gelmenin coşkusu, gururu 1 Mayıs’ın sahiplerine çok görülemez; tadına vara vara bu duyguyu yaşayacağız. Yine de iç burkan sorunları göz ardı edemeyiz. Çarpıcı olgu, devrimci örgütlerin 1 Mayıs’ın büyük kalabalığı içinde nerdeyse deryada damlaya dönüşmesi oldu. 2010, örgütsüz, dağınık, rengarenk kalabalıkların 1 Mayıs’ı oldu. Olumsuzluklar kadar işlenmeyi bekleyen potansiyelleri de bünyesinde taşıyan bu olgu, üzerinde düşünülmeyi ve “çalışılmayı” bekliyor. Öte yandan kazandığınız noktada kaybettirecek sinsi bir kumpas, daha oracıkta kurulmaya başlandı. TÜSİAD üyesi solcu eskilerinden tutun, gazetelerde köşe, TV’lerde mikrofon tutmuş laf cambazı nostalji solcularına kadar, çok görünür, çok ve boş konuşur bir güruh 1 Mayıs’a el koydu adeta… Nazım’ı “salon şairi”, Che’yi “puro markası”, Deniz’i “Kemalizmin bayrağı” yapmaya çalışan düzenek, 1 Mayıs’ı da “karnavallaştırmak” için  hemen ve var gücüyle çalışmaya başladı. Onlara kalsa 1 Mayıs’ı “milli bayramlarımız” arasına katıverecekler; bizim payımıza da, “tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve KKTC’de coşuyla kutlandı…” diye başlayan resmi kutlama bildirilerini dinlemek düşecek. Ezerek çözemezsen, “sahiplenerek” içini boşaltarak anlamsızlaştır; 1 Mayıs’ı karnavala, “demokrasi şölenine“, bir tür stres atma gününe dönüştür: Müesses nizamın yeni 1 Mayıs parolası budur!

1 Mayısları bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceği, son 30 yılda olduğu gibi sınıf mücadelesinin seyrine ve devrimci hareketin durumuna bağlı olacaktır. Öte yandan 1 Mayıs kavgalarının militan, manevi-siyasal geleneği, devrimci hareketin geleceği için vazgeçilmez bir birikim olarak değerini koruyacaktır. Devrimci hareket zor kolay her şart altında 1 Mayıs için yüksek bir duyarlılık ve motivasyon sergiledi. 1 Mayıslar için sergilenen motivasyon, politik savaşımın geneline yaygınlaştırılabilirse eğer; salt 1 Mayısların geleceği için değil, devrimci hareketin geleceği için de değerli bir adım atılmış olacaktır.

1 Mayıs alanlarına yürüyen yeni kuşaklar, Mehmet Akif Dalcı, Gülay Beceren, Hasan Albayrak, Akın Rençber, Yalçın Levent ve Dursun Odabaş yoldaşlarla kolkola yürüdüklerini hiç unutmadan adımlarını atmalıdır. Ve unutmamalıyız ki, Taksim meydanında bizi, 37 şehidimizin hasret yüklü tebessümleri bekliyor.

Biji Yek Gulan! 

Yaşasın 1 Mayıs!

                                                                                                                                28 Nisan 2017